ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

25 Aralık 2025 Perşembe

BU ŞİİR BURADA BİTER

Yüreğime bir tanım bulabilmek için
Yollara vurdum kendimi,
Ben hangi yalnızlığın tarihi, hangi umudun tarih öncesiyim?
Birbaşıma kalakaldığım uzak ufukların sonsuzluğunda
Kollarımı ardına kadar açtım dünyaya.
Yüreğin köprülerini aştım, savaşlara girdim
Yenik, umarsız
Bana bir yara kaldı, bir de yaşama isteği
Belli belirsiz.

Yaralarım övüncümdür bu dünyada yaşadığıma dair.
Günışığıdır beni kör eden
Yağmurlardır yaralayan
Ve eve döner gibi yapıp,
Kendime döndüğüm her akşam
Anladım, yüreğimde doldurulmamış uçurumlar olduğunu.
Karşılıksız sorular göverdi yine aklımın geniş ovalarında.
Varsın bir yanıt bulmasın sorularım;
Yalnızca soru sormaya bile razıyım…

Bir şiire başlamadan önce nokta koymayı da öğrendim;
Yeni başlamış cümleyi yitirilmiş görmeyi de…
Ne söyledim, ne yazdımsa bu dünyada
Ne yitirdim, ne buldumsa
Bir derin iç çekişin bağrında eridi.
Ne çok yürüdüm şu dünyada, ne kadar az yol aldım
Acının alfabesindeyim daha.
Geri dönemem artık
Bir çizgi gibi uzar giderim
Anlamsız, kimsesiz ve soluk.

Yel vurdukça tüterim çiçeğin kokusu gibi havada
Yağmurun izi gibi kalırım toprakta.
Kendi rengini yadsıyan bir bayrak gibi dürüp, katladım yüreğimi artık
Değil mi ki
Ufuk çizgilerinin bile bir sınırı var
Değil mi ki
Yaşamın sonu hep ölüme çıkar
Bir gün yenilirsem bende eğer
Deyin ki, eşit olmayan bir savaşta
Kılıcı sözcüklerdi, kalkanı sevgiler…

Bu şiir burda biter
Yaşam benimle bitmiyor ama biliyorum
Umutsuz değil, umarsızım 
Ne çiçeklerde payım var,
Ne şu suskun taşlarda…
Acıdan kurtulmaya yeltendiğim zamanlar
Acı olduğumu anladım
Bu şiir burda biter...
Ve nasılsa anlaşılmaz
Çünkü bir sese, yankısından başka
Kulak veren çıkmaz.

Aralık 2025 Hatırası

26 Ekim 2025 Pazar

Biraz Aykırıyım Bayım!

Tercihen değil mecburen seç/il-mek de varmış bu hayatta. Hani o gül bahçesindeki çiçeği ararken, hep en iyisi hep en güzeli olsun diye elediğimiz onlarca çiçek gibi... Elde kalanı, eli mahkum kabul etmek gibi... İyiyi, güzeli, doğruyu herkes severmiş. 
 Peki ya herkesin sevemediği, göremediği ve hiç bilmediği o güzellikleri en içinde saklarken kaç kişi "gerçek seni" keşfedildi? Kaç kişi seni "sen" olduğun için kabullendi ve sevebildi?

Eş, dost, akraba... Bazıları herkes gibi olmayı meziyet sandı. Sevilmek, sayılmak ve kabul görülmek için yanlışı anladı, rolünü yanlış oynadı. Oysa kimse rastgele iyi olamazdı, erdem bilinçli bir seçimdi. Ve iyilik doğuştan değil, iradeyle ve niyetle kazanılırdı. İnce bir çizgiydi insan olmak, çoğumuz bunu aştı... Ama bayım! Ben farklı olmanın bedelini ödemekten yanayım. İşte bu yüzden biraz aykırıyım. Çünkü benim için herkesin eğriye eğri demesi 'doğru' yapmıyor. Güzele herkesin güzel dediğinde de güzel gelmediği gibi... 

Yani diyorum ki siz neye alıştıysanız, ben ondan sıkıldım. Siz hayatı ezberlediniz, ben sorgulamayı seçtim. Siz sevmeyi unuttunuz, ben hâlâ kırıldığım yerden sevmeye devam ettim. Siz sessizliği korkaklık sandınız, ben bazen susmanın en büyük haykırış olduğunu öğrendim. Siz dünyayı sahip olduklarınızla ölçtünüz, ben sahip olduklarımın kıymetinde tarttım hayatı. Siz yaşadığınızı sanırken acıları, ben hissetmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark ettim. Ben aykırıyım bayım, çünkü kirlenmiş bir çağda hala tertemiz kalmaya çalışıyorum. Siz herkesin geçtiği yollardan yürüdünüz, ben içimin sokaklarında kaybolup kendimi buldum. Siz bakarken görmediniz, ben görürken yandım. 

Ve şimdi, siz düzenin içinde huzurlu bir tutsaklık yaşarken, ben karmaşanın içinde özgür bir yalnızlık sürüyorum. İşte aramızdaki fark bu bayım; siz uyumlu bir gölge gibi dururken, ben kendi ışığını arayan bir aykırıyım..

M.Deren
26.10.2025 - Ankara

22 Ekim 2025 Çarşamba

Gibiyim...


Konuştukça anlamsızlaşan, yazıldıkça azalan sözler saklıyorum
Taşırıyorum şiirleri, dökülüyorum harf harf içime 
Yorgunluğun ayak izinde, anlamsız ve değersiz bir bekleyişim
Sessiz sedasız gidişlerin, arda kalan sitemiyim
Kalabalığım biraz, yalnızlıklar kadar...
Eksik cümleyim, yarım bir şarkı, tamamlanmamış o şiirim ben.

Sinan gibiyim, bir bana saklı duygularım ve suslarımla...
Zarifoğlu gibi kendi sesini arayan, arayıp da bulamayanım,
Hayyam'ım, hayata karşı ince ve alaycı!
Süreya gibi en inceden, taşıyorum kelimeleri bıçak gibi dilimde.
Karakoç'um biraz da..?
Ruhumdan dilime, aminlerle ekiyorum kelimeleri toprağa yine.
Ve süzüyorum sözümü sessizlikten,
İbadet kadar içten, dua gibi derinden.
Bir şey var bugünlerimi eksilten,
Bir şey var eksildikçe büyüten...

M.Deren
22.10.2025 - Ankara

19 Ekim 2025 Pazar

KARGO

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N'olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube'dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.

BİRHAN KESKİN
Fakir Kene, S. 9-10

15 Ekim 2025 Çarşamba

İki Cami Arasında

ÖZET
 
Osmanlı döneminde geçen bu roman, büyük mimar Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan arasında olduğu rivayet edilen imkânsız bir aşkı konu alır.

Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadık mimarıdır; Mihrimah Sultan ise Kanuni’nin kızı, sarayda güzelliği ve asilliğiyle bilinen bir sultandır. Aralarındaki aşk, sınıf farkı ve saray düzeni nedeniyle dile getirilemez; bu yüzden sessiz, derin ve manevi bir sevgiye dönüşür.

Sinan, duygularını kelimelerle değil, taşlarla anlatır. Mihrimah için iki cami yapar: biri Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii, diğeri Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii. Söylenceye göre, her yıl Mihrimah Sultan’ın doğum gününde güneş Edirnekapı’daki caminin arkasında batarken, ay Üsküdar’daki caminin minaresinden doğar — tıpkı Sinan’ın aşkı gibi, birbirine kavuşamayan iki ışık gibi…

Roman, bu yasak aşkı tarih, mimari ve duygu üçgeninde işler. Mimar Sinan’ın sessiz tutkusunu, Mihrimah’ın kaderine boyun eğmiş zarafetini ve Osmanlı sarayının ihtişamı içinde kaybolan bir aşkın yankılarını anlatır.
 _____________________________________________________________________
 
Mimar Sinan, taşla konuşan, duygularını taşla inşa eden bir mimardır. Onun aşkı, dünyevî olmaktan çıkmış, sanatın özüne dönüşmüştür. Sinan’ın mimarisinde görülen zarafet, ölçü, denge belki de Mihrimah’ın içsel güzelliğinin mimarideki yansımasıdır.  

Sinan aşkını, sözle değil yapılarıyla dile getirir. Onun “itirafı” ne bir mektupta ne bir beyitte vardır; minarelerin göğe yükselişinde, kubbelerin zarafetinde gizlidir. Bu sessizlik, aşkın yüceliğini artırır. Çünkü sessizlik, kelimelerin kirletemediği bir saflığın alanıdır. Mimar Sinan'ın yaptığı her cami insanın erişemediği sevgiyi sanat yoluyla sonsuzluğa taşımasını simgeler. Mihrimah Sultan, Sinan'ın kalbine dokunmuş. Sinan ise o bir ömürlük bakış ile bin kubbeye yetecek bir ilhamı bulmuştur.

Sinan, bazı güzellikleri taşla değil, suskunlukla inşa etmeyi öğrenmiştir. Böylece aşk, mimaride bir dua gibi yankılanmış, sessiz ama derin, sade ama sonsuz olmuştur. Bu yönüyle, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan'a olan aşkı platonik bir sevgiye yaklaşmış ve bizlere güzelliği arzulamak değil, güzelliğin özünü kavramak olduğunu anlatmıştır.

Ve bir gün, bahar eşitliğinde, güneş Edirnekapı’nın kubbesine batarken, ay Üsküdar’ın minaresinden doğmuştur. Biri güneşin battığı yerde, diğeri ayın doğduğu yerde. İki cami, iki ayrı yakada ama ikisi de aynı ismin yankısı olmuştur...

_____________________________________________________________________
“Bak, Mihrimah… Güneşle Ay bir araya geldi. Benim kalbim gibi, senin adında birleşti.”
_____________________________________________________________________

Not: Bu kitabın, tarihsel doğruluk aramaktan çok; “aşk nedir?” sorusunun romantik bir cevabını arayan okuyucular için iyi bir tercih olduğunu belirtmeliyim. Edebî açıdan “duygu + sembol + akıcılık” üçlüsünü görmek mümkün. Fakat tarihsel kaynaklarla yakın bir ilişki kurma iddiası yoktur.

12 Ekim 2025 Pazar

Hakkâri’de Bir Mevsim (1983)

Ferit Edgü’nün "O" adlı romanından, Erden Kıral tarafından sinemaya uyarlanmış ve uzun yıllar boyunca birçok insanın ya hiç izlemediği ya da izlemeye cesaret edemediği bir filmdir. Hem edebi hem de sinematik açıdan önemli bir yapıt olan bu film 33. Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülünü ve daha birçok ödülü kazanmıştır. Yıllarca yasaklı filmler arasında yer almasının nedenini ise hala açıklamak mümkün değil.? Çünkü filmi günümüz bakış açısıyla izleyen biri -Kürtleri ve yaşadıkları coğrafyayı, köy halkına yerleşen öğrenilmiş çaresizliği, umudu ve umutsuzluğu, kederli gözleri, hastalıklı derileri, denizi bilmeyenleri bir arada bulduğumuz o yeri- zaten anlayacaktır. Ama bu filmin önemi aslında o döneminin Türkiye’sine hatta şimdiki Türkiyeli zihniyetine filtresiz bir aynadan bakmamızı sağlamasıdır. Çünkü biz hala bağnazlığın, cahilliğin ve yobazlığın kol gezdiği, kadının yok sayıldığı, çocuğun değersizleştirildiği, bitkinin ve hayvanın merhametsizce yaşam hakkının alındığı o yerdeyiz. Sorunumuz asla "din, dil ve ırk" olmadı. Sorunumuz hep "insandı" ve amacımız "insanca kalmak" olmalıydı.

Filmde, Kahramanımız dünya üzerinde hiçbir iz bırakmamışçasına başka kimsenin haberdar olmadığı yaşamların arasında, yabancı ama bir yönden de aşina olduğu bir yaşama gözlerini açıyor. Bu film O’nun hikayesidir. O (Genco Erkal) öğretmen bir sürgündür. İstanbulludur, denizcidir, denizin çocuğudur. Dünyadan ve “medeniyetten uzak” bu dağ köyüne ne sebeple sürüldüğünü bilmiyoruz ama film boyunca bu yabanda, bu “medeniyetsiz” insanlar arasında kendi varoluşunu da sorgulayıp durur. Bir yabancı olarak dahil olur filme. Elinde bavulu, temiz ve düzgün kılık kıyafeti, o karlı vahşi dağlara uymayan yüz ifadesiyle belirir filmin girişinde. Yüksek ve karlı dağların yamacına kurulan köye bakar hayretle.. Bu bakış köyün dünyadan ne kadar uzak olduğunu çok güzel ifade eder.

Filmin üstünde durduğu esas şey, insanları bile isteye kaderine terk eden; yoksulluğa, sefalete, ölüme iten; anadillerini yasaklayan ve varlıklarını yok sayan düzen değildir. Odak noktası; insanın aynı ülke sınırları içerisinde, ancak oraya sürülünce fark edebildiği medeniyetsiz insanlar arasında sorguladığı kendi varoluşudur. İnsanın yalnızlığıdır. Yersiz yurtsuzluğudur.

Filmden Alıntı
"...Ama ben şimdi sizden giderayak bir şey istiyorum. Bütün öğrettiklerimi unutun. Dünya dönüyor evet. Ama belki de, burada bu dağ başında, dönmemesini bilmek daha doğrudur. Size hayat bilgisi dersleri verdim. Ama siz hayatın gerçek bilgisini kendiniz burada, bu dağ başındaki köyünüzde, sonra, uzak kentlerdeki askerliğinizde, maphusluklarınızda öğreneceksiniz. Unutmayın ki kitapların yazdığı her zaman doğru değildir. Benim için doğru olan, sizin için doğru değildir. Benim için gerçek olan, sizin için gerçek değildir."

8 Ekim 2025 Çarşamba

'Hayır' Deme Sanatı ve Çocuk

Özgüveni kırılmasın diye çocuğa hiçbir şekilde “hayır” dememek, iyi niyetli bir yaklaşım gibi görünse de, uzun vadede çocuğun kişilik gelişimini ve toplumsal uyum becerilerini olumsuz etkiler. Pedagojik açıdan bakıldığında, sınır koymak çocuğun güven duygusunun temelini oluşturur. Çocuk, sınırlar sayesinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu, hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu öğrenir. Sürekli onaylanan, hiçbir şekilde engellenmeyen bir çocuk, gerçek hayatta otoriteyle, kurallarla veya hayal kırıklıklarıyla karşılaştığında uyum sağlamakta güçlük çeker.


Bu tür bir yetiştirme tarzı, çocuğun empati ve sorumluluk duygularının gelişimini de engeller. Çünkü çocuk benmerkezci bir anlayışla, kendi isteklerinin her zaman ön planda olması gerektiğini düşünür. Bu durum, ilerleyen yaşlarda arkadaş ilişkilerinde, okul ortamında ve iş hayatında ciddi uyum sorunlarına yol açabilir. Ayrıca, sürekli “evet” denilen çocuklar, sınırların olmadığı bir dünyada yaşadıklarını zannedip, engellenmeye tahammül edemeyen bireyler hâline gelebilirler.

Velilere tavsiyem, çocuğa “hayır” demekten korkmamalarıdır. “Hayır” kelimesi, sevgiyle ve açıklamayla söylendiğinde çocuğun özgüvenini zedelemez, aksine onu güçlendirir. Çocuk, her isteğinin karşılanamayacağını ama yine de sevildiğini öğrenmelidir. Sınır koymak, cezalandırmak anlamına gelmez; aksine çocuğa güvenli bir alan sunmaktır. Ebeveynler, çocuğa neden “hayır” dediklerini sakin bir dille açıklamalı, alternatif çözümler sunmalı ve tutarlı davranmalıdır.

Gerçek özgüven, her isteği kabul edilen değil, hayal kırıklıklarıyla başa çıkmayı öğrenen çocukta gelişir. Bu nedenle, sevgiyle desteklenen net sınırlar, hem çocuğun ruh sağlığı hem de toplumun huzuru için gereklidir. 

1. Sınır Koymanın Anlamı
Sınır koymak; çocuğa “ne yapılabilir, ne yapılamaz”ı göstermek, dünyayı güvenli ve öngörülebilir hâle getirmektir. Bu, cezalandırmak değil; yönlendirmek ve güvenli alan çizmektir.

2. “Hayır” Demenin ve Kuralların Kazandırdığı Uyum Becerileri
Çocuk “her istediği anında olamayınca” şunları öğrenir:
•Beklemeyi ve ertelemeyi (dürtü kontrolü gelişir)
•Hayal kırıklığıyla başa çıkmayı (dayanıklılık kazanır)
•Gerçek dünyanın kurallarını (toplumsal uyum artar)
•Sorumluluk almayı (“Eylemlerimin sonuçları var” bilinci oluşur)
Bu, çocuğun ileride okul, arkadaşlık ve iş yaşamında kurallı ortamlara daha kolay uyum sağlamasını sağlar.

3. Duygusal Gelişim Üzerindeki Etkileri
Sınırları olan bir ortamda yetişen çocuk:
•Kendini güvende hisseder. Çünkü ebeveyninin tutarlı olduğunu bilir.
•Kendi duygularını düzenlemeyi öğrenir. “Şimdi sinirliyim ama annem sakin kalıyor, ben de sakinleşebilirim.”
•Empati gelişir. Çünkü karşısında kuralları koyarken anlayışlı davranan bir yetişkin vardır.
•Tutarsız veya aşırı serbest ortamlarda çocuklar çoğu zaman kaygılı, kontrolsüz ya da otoriteyle çatışan bireyler haline gelebilirler. 

4. Kişilik Gelişimine Etkisi
Sınır koymak, çocuğun özdenetim ve özsaygı geliştirmesinde doğrudan rol oynar:

Gelişim Alanı ve Sınırların Katkısı
•Öz güven: “Kuralları biliyorum, neyi yapabileceğimi biliyorum.”
•Sorumluluk bilinci: “Davranışlarımın sonuçlarını anlıyorum.”
•Empati: “Karşımdakinin sınırlarına da saygı duymalıyım.”
•Bağımsızlık: “Kendi kararlarımı alırken kuralları göz önünde bulundurabilirim.”
Yani, sınır koymak kişiliği bastırmaz, aksine çocuğa sağlam bir benlik kazandırır.

5. Nasıl Yapılmalı?
•Net ve tutarlı olun (bugün “hayır” dediğinize yarın “evet” demeyin)
•Açıklayıcı olun (“Bunu yapmıyoruz çünkü tehlikeli.”)
•Alternatif sunun (“Şimdi tablet yok ama birlikte oyun oynayabiliriz.”)
•Sakin ve kararlı kalın (bağırmak yerine kararlılıkla tekrarlamak etkili olur)
•Sevgiyle destekleyin (“Seni hâlâ çok seviyorum ama bu davranış doğru değil.”)

4 Ekim 2025 Cumartesi

Bir Bağlaç Meselesi

 

Eksik bir cümleyim hala içimde
De'ler gibi yapayalnız ve anlamsızım
Bir özneye tutunamamaktan yorgunum bu günlerde
Varsa ile yoksa arasında duruyorum sanki. 
Anlamını yitirdiğim yerde yaşamın,
Soruyorum! 
Neresinde durursam daha az devrik kalacağım?
Lakin'ler... Fakat'lar ve Yalnız'lardan sonra, 
Hiçbir insana "iyi ki" diyemiyorum artık
Her ne kadar tat vermese de günler,
Bir bir eksilince umutlar, bilirim yitirir değerini gülmeler.
Ayrılık, hüzün, acı ve keder...
Söyleyin hangi cümleden çıkarılınca anlamını kaybeder?
Oysa yazılırken bir, yaşanırken ayrı olanlardı bizi yalnızlığa terk edenler.

Öylesine çekip gitmekten alıkoyuyorum kendimi,
Yaşadım yaşamaksa, hiç değilse izi kalsın istiyorum.
Bir kuş cıvıltısına ya da çocuk sesine aldanıyorum şimdiler de. 
Yazılmamış onlarca şiire ve söylenmemiş şarkılara tutunuyorum.
Her yaşın acemisiysek eğer
O zaman bu yaşamak telaşesine hala değer diyorum
Her akşam aynı kederle boğulup
Her sabah ayrı bir umutla uyanıyorum
Unutuyorum artık ama'larla devam eden yüzleri...
Sararan yanlarıma yazıyorum bu şiiri.
Unutmak, ölümün başka türlüsü değil mi?

M.Deren
04.10.2025 - Ankara
 

3 Ekim 2025 Cuma

Herkesin Yalnızlığı, Sevgisi Kadar...

 
Öyle çok yalnızlığımız, öyle çok yalnızımız var ki bu sokaklarda... Kaç kişiyiz, nasıl bu kadar kalabalığız hiç fark etmeden yürüyoruz. Kimin payına ne kadarı düştü, kimin ki daha ağırdı bilmeden yaşıyoruz. Herkes kadar ama hiç olmadığımız kadar da yarımız. 
Susuyoruz!
Yalnızlar ülkesinin başkentinde, sessizliğimize ses olamadan tükenerek...

Öyle bir yalnızlık ki bu; bizi kalabalıklardan yoksun bırakan, en büyük korkularımızı yüzümüze vuran; anlaşılmamak, unutulmak, sesine karşılık bulamamak, kaybetmek ve sevilmeden sona varmak kadar ağır ve acı olan... İçimizde koca bir boşluk gibi büyüyen ve aynı zamanda ruhumuzu kendisiyle yüzleşmeye çağıran bir yalnızlık. Her insanın kalbinin derinlerinde gizli kalan, bir ses gibi fısıldayıp duran. Susturamadığı ama duymaktan bir o kadar da kaçtığı... 

Yalnızlık; adı biraz özlem biraz da umutla karışan, karanlığımızı aydınlatan tarifsiz ışık tanesi.. İnsanı kendi içine kapanmış hapisten çıkaran, zihnimizde ki boş oda; bizi, bize bulduran, başka bir varlıkta kendini tamamlatan o son durak...

İsterim ki! Yalnızlık, insanı kabuğuna çekmeye çalışırken; sevmek ve sevilmek, o kabuğu kırmaya davet eden bir gerçek olarak hep solumuz da kalsın. İsterim ki! İnsan yalnızlıktan korkarken, sevmek cesaretini hep kendinde bulsun. Çünkü bir korku ancak ondan daha büyük bir güçle yenilebilir. Ve ancak yalnızlığın sessizliğini duyan kulak, sevginin fısıltısını da işitebilir. Sevmeyi, yalnızlıkla gerçekten tanışan biri anlayabilir. 
Bilirim ki!
Yalnızlığın o ürkütücü sessizliği ancak gerçek bir sevginin yankısında yok olabilir...

M.Deren - 03.10.2025

27 Eylül 2025 Cumartesi

KAÇ YAŞINDASIN ÖĞRETMENİM


Öyle kolay yetişmedi bir ben, 
Ve kolayca gelip geçmedim bu hayattan
Çok acılar çektim, türlü ayrılıkları yalnızlıkları da devirdim
Beni ben yapan şeyler uğruna çok savaştım
Geceyi gündüze kattım, saymadım kaç gece uykusuz kaldım
Sabaha erdim, aklım başıma ermeden önce
Herkes gibiydim ama hep bir fazla tükendim içimde...
Büyüdüm! 
Her derdi öğüt bilerek, her derdime "eyvAllah" diyerek...

Unutmadım hiç yürüdüğüm okul yolumu
Düz gitmedi her şey, yolunda olmadı en olunası işler
Okuyup adam olmak için verdiğim emeği, 
Sabahın erken saatlerinde çektiğim o kömür kokusunu
Üşüyen ellerimdeki o ayazın soğuk rengini
Unutmadım!
Bir annenin evlatları uğruna kendinden nasıl vazgeçtiğini!
Evsiz ve sahipsiz çileler çektiğini...
Hayalleriydi onun da sıcak bir yuvanın huzuru 
Ve mutlu olmaktı tek umudu
Şimdi birkaç insan kırıklığı bir de inanmışlığı kaldı Rabbi'nin adaletine
Dedim ki, "büyü... büyü... öyle çok büyü ki!"
Küçülüp kalsın öpülesi ellerindeki dertler
Dedim ki; var olsun
Bir annem, 
Bir de bayrağım ve ülkem...

Yürüdüm, her adımdan daha da emin 
Her gün biraz daha şükür ederek
"Bir öğretmen, öğrenmeyi en iyi bilendir." dedim
Öğrendim hayatın cilvesini her şeyi öğretmeden önce
Çocuk oldum çocuklarımın gülüşünde, 
Ve saklanmayı öğrendim o gülüşlerle en derine
Geçmişin ağrısı, geçmeyenlerin izi hala gözlerimde
"Onlar bilmez, onlar göremez" dedim 
Anlattım dilim döndüğü, gücüm yettiğince
Mevsimsiz çiçekler gibi boy verdi büyüdü hepsi bir bir elimde
Çokça insanlık, belki biraz da umut olsun diye içlerinde 
Suladım her gün can suyu gibi yeni bir niyetle
İyilik, güzellik, merhamet ve sevgi kalsın istedim bende geriye
İstedim ki, biraz dua biraz da tebessümle ansınlar beni bir yerlerde
"İyi ki tanıdım, iyi ki varsın öğretmenim" sözleriyle 
Bunca kötülüğe rağmen iyiliği anlatmaya çalışan biriydi diye
Bir gün uğurlasınlar beni de 
Güle oynaya ölüm sessizliğinde...

Öyle kolayca gelip geçmedim bu hayattan
Geçemedim işte
Çok şey konuştum duyanlara, öyle büyük durdum ki 
Öyle yıkılmaz, kolayca kırılmaz ve ölesiye yılmaz
Hasta oldum, yoruldum, kızdım, küstüm ama hep çıktım o tahtanın önüne,
Bazen matematikçi, bazen komedyen gibi
Her şeyi değil ama bir şeyleri iyi yapmak isteyen biri gibi
Ve öğrendiklerine karşı hala şaşıran bir garip insan gibi
Küçük yüreklerin içinde büyüyen kocaman bir adam 
Ya da büyümeye çalışırken eli ayağına dolanan küçük bir kız çocuğu gibi

Çok şey söylemek geçiyor şu aralar içimden
"Çocuklar" diyorum, "Geleceğimin umudu, yarınlarımın ışığı çocuklar"
"Büyüdüm bende siz gibi, okudum öğretmen oldum."
"Ama en çok güvendiğin arkadaşın, sığındığın ablan, sarıldığın annen gibi olmayı sevdim" diyemiyorum.
"Siz artık büyüdünüz, abi ve abla oldunuz" diyorum.
"Hiç büyümeyin, hep çocuk kalın." diyemiyorum
"Öğretmenim ne çok şey biliyorsun." diyorlar. 
"Bilmediğim koca bir hayat var, insanız hala eksiğiz." diyemiyorum.
"Öğretmenim kaç yaşındasın?" diyorlar.
"Yaşımdan yorgun acılarım, yaşımdan daha yaşlıyım bu günlerde..." diyemiyorum.

M.Deren
27.09.2025 - Ankara
(Bir eylül hatırası) 

13 Eylül 2025 Cumartesi

BOŞVER ÇOCUK


Şiir biter,
Yollar biter,
Yıllar biter,
Aşklar biter,
Hayat biter,
Boşver çocuk boşver.
Sen hep böyle insan kal.
Vedalar ancak güzel yürekleri acıtır.
Eğer yollar bir gün birleşecekse,
Kısmetinde varsa birleşir.
Dünya çok küçük çocuk
Hemde çok...


Yüzünde hep güller açsın kışa inat bahar ol, bahar ol çocuk.
Acını yüreğinde sakla kimselere anlatma hep eksik kal , eksik kal çocuk.
Hasretin yüreğini sızlatsın , sancılarınla mutlu ol , mutlu ol çocuk.
İyiliğini eksik etme gönlünden hep iyi kal, iyi kal çocuk.


Buz dağlarına inat güneş,
Geceye inat ay,
Dikene inat gül,
İnsana inat hep insan kal çocuk...

Osman Alataş

31 Ağustos 2025 Pazar

“Bir Füsun’dan Diğer Füsun’a:” Didem Madak


Ne diyor kendisi Ah’lar Ağacı’nda:
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta. (s.21)

_____________________________________________________________________

Didem Madak, 8 Nisan 1970’de İzmir’de doğar. Annesi Füsun, Madak doğduktan 6 yıl sonra şiirlerinde bahsettiği ‘uzun siyah saçlı kız’ Işıl’ı dünyaya getirir. Öğretmen olan anne babaları ile birlikte çok mutlu olan bu iki kız kardeş aynı zamanda çok iyi arkadaştırlar.

“Işıl çocuktu o zaman, ben de öyle,
Mevsim kesin yazdı, karpuzdan feneriyle,
Hani her çocuğu başka bir çocuğa yaklaştıran bir şarkı vardır ya,
Kıyıya yanaşan bir gemi gibi.”

Zorluklarla geçen çocukluk yılları Didem Madak’ın çocukluğu fırtınalı geçmiştir. 12 Eylül döneminde babası okul müdürüyle tartıştığı için Uşak’a sürülür. Fakat annesi Füsun Hanım’ın tayini çıkmadığı için kızlarıyla birlikte Burdur’da kalır.

Ülkenin çok karışık bir süreçten geçtiği bu dönemde yalnız kalan Füsun Hanım ve kızları korku dolu günler geçirir. Füsun Hanım bir gün, geceleri onları uyutmayan arka bahçedeki mısır yapraklarının hışırtılarını engellemek için bıçakla hepsini yok eder.

Madak’ın her şiiri yaşanmış bir anıdır… Bu olayla ilgili de şu dizeleri yazmış defterine;
“Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
Diye başlayan bir çocuk romanında.”

Annesini kaybettiği (onu şiire iten) yıllar Didem Madak 13 yaşındayken, henüz 38 yaşında olan annesini beyin kanseri nedeniyle kaybeder. Madak’ın zorlu günleri başlamıştır.
“Ölen her kadın için şiir yazdım.
Onları Muc’a evin karşılığında verdim,
Çok ucuza.
Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: Anne!”


1. Bölüm

Füsun Hanımın ölümünden kısa bir süre sonra babası ikinci evliliğini yapar. Bu evlilik artık Didem ile babasının arasına bir duvar örmüştür.

“O günleri hatırlayınca Edip Cansever’in şu dizesi gelir aklıma: ‘Bir azarlamayla ölümü düşünen çocuklar gibi…’ Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi.” Hayatın elini beline koymuş sinirli bir üvey anne gibi bizi azarladığını ve kardeşimle el ele tutuşup hayallerden balkonumuza sığındığımızı hatırlıyorum.”

Bu olay sonrasında babası için de tabii ki birkaç dize yazmıştır Didem Madak;

“Babam…Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan. /Kader neydi sanki o zaman,/Masada açık unutulmuş / Turuncu kulaklı bir makastan başka…”

“Yaşasaydın, hayatının ortasına/Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.”

Bir gün Işıl’la oturup annesinden onlara bir şey kalmamasından yakınırken, teyzeleri onlara hayatlarını değiştirecek birkaç hediye verir. Bu hediyeler el yazması bir şiir defteri ve Varlık Dergisi koleksiyonudur. Bu andan sonra Didem Madak şair olur işte…


2. Bölüm

Tüm yaşadıklarını kaleme dökmeye başlayan Madak Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başlar. Üvey anne ve babasıyla yaşadığı evden ayrılmak istediği için kendince bir yöntem bulur. Birinci sınıfta tanıştığı biriyle gizlice evlenir, evden ayrılır ve okulu bırakır.

“Ardımda kırık bir ayna Üvey anneleri hayatımın. Batsın diye güneşe tempo tutan o kız çocuğu… Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı. Hüzün neydi sanki o zaman Artık kullanılmayan dikiş makinası annemden kalma.”

Evden kaçışı sonrasında çok zor dönemler geçiren Didem Madak, birçok farklı işte çalışır geçimini sağlamak için. Genç yaşta yaptığı evliliği pişmanlıkla sonuçlanır ve boşanır. Boşandıktan sonra maddi sorunlarla boğuşur ve bir bodrum katında yaşamaya başlar. Bu eve taşındıktan sonraki halini “Birden yazmaya başladım.” diye ifade eder.

Bodrum katında yaşadığı tüm zorlukları anlatır şiirlerinde. Bir söyleşide “Rutubete dayanıldığı sürece şiir yazmak için çok iyi yerler.” diye bahseder bodrum katından.

Didem Madak, bu dönemde çok yalnız kalır. Kardeşi Işıl, sadece süt ve çikolata yiyerek ayakta durduğunu, hayattan memnun olmadığını, hiçbir şeyin istediği gibi gitmediğini anlattığını söyler.


3. Bölüm

Didem Madak, üç yıl boyunca kaçar sevdiklerinden. Yakın arkadaşı Müjde Bilir bir röportajda onun kaçışını şöyle anlatıyor: “Didem beni bir akşam aradı ve annesini özlediğini anlattı. Taksiye binip bana gelmesi için ikna ettim. Geldiğinde mahcup ve çekingendi. Anne şefkatine duyduğu özlem derinden belli oluyordu. ‘Çok mutsuzum’ dedi. Ertesi gün buluşmak için sözleştik. Ancak Didem gelmedi. Didem’in evine gittiğimde duvara iliştirilmiş bir not buldum. ‘Sevgili Müjde, Maviş Anne içimden hiçbir şey söylemeden gitmek geldi. Seni seviyorum. Dün gecenin şiiri zaten yazılmıştı, ben sadece kaleme alacağım.’”

Müjde Bilir için yazdığı şiirde şöyledir;
"İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.
Ben ölürsem mutsuza iyi bak! "

"Kadınlık kimliğimden sıyrıldım"

Sonraki üç yıl boyunca Madak’tan haber alınamaz. Sadece kardeşi Işıl’ın yanına gider ara sıra. Gidişlerinden birinde Işıl’ı çok şaşırtır. Örtünmüş olarak çıkar karşısına.

“Örtündüm ben… Her şeye karşı… Kadın kimliğimden de sıyrıldım. Bu beni rahatlattı.” der.


4. Bölüm

Didem Madak, bu dönemde tasavvufla ilgilenir. Kardeşi Işıl Madak’ın bu dönemiyle ilgili “Çok umutsuzdu. Kapanarak bu durumdan bir çıkış yolu bulacağını umdu. Ablam o dönemden inanarak kurtuldu. Yoksa kayıp gidecekti. Hukuk Fakültesi’ni de bu dönemde bitirebildi.” der. Bu durumu da şiirlerinde şöyle anlatıyor şair:

“Allah benim çaresizliğimdi, artık konuşabileceğim kimsem kalmadığı için konuştuğumdu.”
Çok şey yaşadığı bu dönemi “Ah’lar Ağacı” şiiriyle anlatır:
“Ben acılarımın başını
Evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım."

Bu dönemde kardeşi Işıl, ‘İnkılap Kitapevi 2000 Şiir Ödülü’ yarışmasından bahseder. Didem Madak bununla ilgilenmeyince kendisi bütün şiirlerini toplayarak yarışmaya gönderir. Üstünden bir süre geçtikten sonra “Grapon Kağıtları” dosyasının yarışmayı kazandığı haberi gelir.

Didem Madak, bu süreçte internette şair ve avukat olan biriyle tanışır. Şair olmasından çok etkilenerek bu adamla buluşur. Günün sonunda genç adam bir şiir yazmalarını teklif eder. Adam, ikinci buluşmada kendi şiirini okur. Sıra ona geldiğinde ise Didem şu şiiri okur;

"Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!"


5. Bölüm

Ödül töreni için İstanbul’a giden Madak, yarışma öncesinde örtüsünü çıkarır. Bu bir nevi onun tabiriyle “kadın kimliğine geri dönüş” sayılabilir.Didem Madak, ödülünü aldıktan sonra İstanbul’da yaşamaya başlar. Bir süre sonra eşi Timur ile evlenir ve 3 yıl sonra kızı Füsun’u dünyaya getirir. Anne kokan şiirleriyle veda ettiği yıllar, kızının doğumundan sonra şiir yazamayan Madak tıpkı annesi gibi kansere yakalanır. 24 Temmuz 2011'de yani 41 yaşında kolon kanseri nedeniyle yaşamını yitirir.

Didem Madak’ın ödül töreni sırasında tanıştığı arkadaşı Şükran Yücel’e gönderdiği e-postadaki metin şöyledir:

“Canım Kızım Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!
Canım kızım, cehaletimden şair oldum…
Annesizlikten.
Sen sakın şair olma!”

"Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat.
Bir çiçek çizdim bu akşam avucuma,
İsmini her şey koydum.
Simli ojeler sürdüm yanlızlıktan sıkıldığımdan,
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım,
Yıldızlı bir gecenin"…

Didem MADAK (8 Nisan 1970 Doğum Günü Anısına)

______________________________________________________________________

Şiirleri kadar gerçek olan edebiyat sahnesinin çiçekli ve anne kokan güzel şairi!

Bu kısa bir şiirin hayat hikayesi...

👇🏻Didem Madak'ı merak edenler için👇🏻

5 Mayıs 2025 Pazartesi

SENDEN SONRA


Senden sonra çok yağmur yağdı.

Çok insanlar geldi, anlatıp gittiler. Bir tarafımda eksik bir şeyler, her sızıda varlığını duyurdu. Senden sonra ruhum hep aksayarak yürüdü. Bu gurbetin bir gün biteceği hakikati içime ağır bir taş gibi çöreklenip kaldı. Hayatın daimi bir daüssıla, sevmenin özlemek olduğu bilinci ruhuma otağ kurdu.

Senden sonra ağız dolusu kahkaham kalmadı, her gülüşe bir ucundan, bu dünyada bir daha seni göremeyecek olmanın kekre tadı karıştı. Senden sonra çok yağmur yağdı.
“Biraz yağmur kimseyi incitmez”. Her insan kendi masalının peşinde koşuyor. Koca bir ömrü bir hikâye kurmak için yaşıyoruz. Anlatacak bir şeylerimiz olsun, bizden geriye bir hoş seda kalsın istiyoruz. Sevenlerin kalbine çarparak çoğalacak bir büyük hece, sadece sevginin telleriyle titreşecek bir cümle.

Senden geriye, senin güzelliğine, doğruluk ve iyiliğine tanıklık eden sözler kaldı. Zaten bir söz, iyiliğe tanıklık etmiyorsa neye yarar ki? Senden sonra üstümüze çok yağmurlar yağdı, olmadık zamanlarda bir üşüme tuttu bizi ve dedik ki “Biraz yağmur kimseyi incitmez”.

Torunların bir yaş daha büyüdü. Dört mevsim daha. Büyük oğlan arada seni düşünüp ağlasa da senin can arkadaşın, küçük sarı adam bir daha seni sormadı. Ona “Deden uzak ülkede” dedik. Sustu ve bir daha seni sormadı. Yeryüzünde onu bu kadar karşılıksız seven, parklara, hayata, börtü böceğe onunla ilk merhabasını verdiği arkadaşının, birden sırra kadem basmasını anlayamadı. Aslına bakarsan, biz de hâlâ tam anlamış değiliz. Çocukluğun ılık hatıraları rüyalarımıza sızdıkça, dünya bizi hırpaladıkça, sıkı sıkıya elini tutmak, senden emniyet almak istiyoruz. Kalbimizi serinleten inancımız olmasa, karanlık bir ormanda uğultuların peşi sıra kaybolur giderdik.

Torunların bir yaş daha büyüdü. Dört mevsim daha.
Sessizlik kendini öğretti.

“Bize bunca sessizliği öğretebilmek için / Çok yalnız kalmış olmalı atalarımızdan biri”. Gidişin bana sessizliği öğretti. Nicedir talim ediyordum da sırrına âgâh olamamıştım. Senden sonra aradan başka hayatlar geçti. Sessizlik kendini öğretti.

Her oğul babasının gölgesidir. Kaç zamandır bir mektup yazmayı kuruyorum sana. Sadece, kalbimin derinliklerinde konuşmak istiyorum. Biliyorum melekler taşır oğulların sözünü. Kelimelerim biner Cebrail’in kanatlarına, o ışıksı varlık tamamlar sözümün eksiğini. Bir oğul ancak babasını özlemekle çiçek açar. Bir aydınlık vurur çehresine, özlemden söz açtığında.

Her oğul babasının gölgesidir.

Senden sonra çok yağmur yağdı. Sarı torun, en çok ‘neden?’ diyor. Bu sözcük ona çok yakışıyor. Neden sorusunu sonsuza dek uzatmak hoşuna gidiyor. Neden diye başlayan sonsuz sayıda cümle kurabilir. Abisi çok tatlı bir genç adam olmaya gidiyor. Sınıf birincisi değil ama insanların hallerini pek güzel seziyor. Allah vergisi bir empati yeteneği var. Onun merhametli kalbini seviyorum. Dedesinden aldığı bir şey var.

Senden sonra çok yağmur yağdı.

Ben ki bir oğulum, senin kalıcılık yurduna kanat çırpmanla ben de yola çıkmış oldum. Bir oğulum ve ben yaşarken sen bende yaşamaya devam ediyorsun. Senden sonra çok yağmur yağdı. Aradan çok hayatlar geçti.

Sessizlik kendini öğretti.

Sen de ben de En Sevgili’nin oğullarıyız. Onun gölgesiyiz, onun bendesiyiz. Seni de çok özledik, selam üzerine olsun, onu da çok özledik!

Kemal SAYAR

17 Nisan 2025 Perşembe

CAM İLE TAŞ

Gözlerinle dilin arasına gerili uçurumu seviyorum.
Kekeme özgürlüğünü seviyorum.
Susuşundaki hıncı seviyorum.
Kalbinde ürperen kışı seviyorum.
Ellerindeki bilge zamanı
denizi yağmurdan korumaya çalışan
çocukluğunu seviyorum.
Alnın masamızda dört mevsime ufuk
dudaklarında titreyen zamanı seviyorum.
Yürüyorsun ya kalabalık
dönüp bir daha bakıyor kendine
boyunda çiçeklenen yedi rengi seviyorum.

Her damlası ayrı bir hayat, ne bilsin yüzüne düşmeyen
gözlerindeki yaşı seviyorum.

Beni uzaklaştırmaya çalışırken aklından geçenleri seviyorum.

Kalbinden gövdene yürüyen utangaç karıncayı seviyorum.

Ses nasıl menevişleniyor susunca ağzında
ağzından gelecek her sevinci, her azabı seviyorum.

Gece ışıklarından topladığın o evler esrarını seviyorum.

Susmanında bir dili var elbet
teri yastığına sızan rüyanı seviyorum.

Uyandığın sabahlardan başka bağım yok dünyayla
odalara ömür veren gövdeni seviyorum.

Yürümediğin sokaklar nasıl da göz göz
bekleyişteki o mucizeyi seviyorum.

Serçe parmağındaki lekedir yerim,kalabalığın uyumuna inat
hayalin gerçeğe değdiği yeri seviyorum.

Ölümdür en büyük zaman, bilmez takvim gezenler
bir iç çekişte yanan hayatı seviyorum.

Bizden büyük tanrısı yok yalnızlığın
Getirdiğin hevesi götürdüğün inkârı seviyorum.

Evlerdesin, dışarılar hüzün, eşyalar ayakta
senden ayrılanı seviyorum, sana kavuşanı seviyorum.

Uzun cümlelerle konuşuyor kalabalık
Bir sözcüğe sığdırdığın dünyayı seviyorum.

O gölgeyim taş dibinde, bir çürüme bilinci
hükmüm yok bahçende diyorum
üstüme elediğin şefkati seviyorum.

Dişlerimin arasında bir ishak kuşu
eğiyorum ya başımı
çaresizliğime tuttuğun aynayı seviyorum.

Bir gün bir kötü haber birimizden
kalanın diline gelecek ilk sözü, arayacağı ilk insanı
ilk gece yapacağı her şeyi seviyorum.

Şükrü Erbaş
2001 - Sarkacın Kalbi

22 Şubat 2025 Cumartesi

Bir Yarım Eldiven

 
ardımıza bakmadan yürümüşüz yolları...
kime yetiştik, neyden kaçtık?
nerede kaldık da,
o kaldığımız yerden tutunmayı başaramadık acaba?

yere düşen bir çift eldivenin yarımlığı gibiydi,
yalnızlığımızdaki eğreti bu hayat.
mesafesi bilinir, uzaktan görünür bir yanılsamaydı belki de!
gönenip içimizdeki yarımlığı, 
gücenik adımlarımızla geride bıraktığımız...

bir belirsizliği alıp avuçlarıma,
ardımdan koşan o küçük çocuğun,
yetişme umudundan tutuyorum.
elimdeki değil, solumdaki boşluğa inattan bu dönüşüm
ve bazen, bazenlerin sanıldığından daha çok oluşuna.
o aykırı duruşum, kalabalık susuşum
geriye bakmadan ileriye gidilmeyeceğini unutuşum

M.Deren - 22.02.2025 - Ankara

20 Şubat 2025 Perşembe

Geri Dön

Biliyorum gidilen yollardan dönülmez bir daha
Sen yine de
Düşlediğimiz baharlara geri dön

Yıllarca uzakta kaldı şarkımız
Ve ne çok şey kaldı geride
Giden yıllara bıraktığımız
Sen yine de
Beraber sabahladığımız o limana geri dön

Mevsimler, yağmurlara karıştı 
Kardı, kıştı, yolları sel basmıştı.
Geçen onca zamana rağmen
Hafızam seni unutmamıştı
Sen yine de
Hatırladığımız o son güne geri dön

Sensiz geçen günler sensizliğe hep bir ağıttı
Biliyorum yıllar gelip geçti
O günden sonra binlerce güneş battı
Sen giderken mevsim hazandı
Sen yine de
Kış geçti bahara geri dön

Hasan Karataş

15 Şubat 2025 Cumartesi

ZAMANA BENZEDİK


Mutluluğun geniş kapılarında
Hayatın sürgüleri var.
(Daracık ömrümüzde geniş sıkıntılar)

Usul gülüşlerimizde hüzün lekeleri
Küçük ayrıntılara yönelik nicedir.
(İçedönük duygulu karamsar)

İki yüzümüz vardı iki güzelliğimiz
Umut ve sevgi, kırmadan aynaları
(Alın kırışığımızda aynı suçun izi var)

Yalnızlık biricik benzerliğimiz oldu
Payımıza düşen o yanlış ilişkilerden.
(Herkese acısı kadar)

Ne konuşmalarımızda tat kaldı
Ne susmalarımızda bir hikmet
(Hep aynı boşluğa açıldı dar kapılar)

Olur olmaz şeylerden alınır kırar olduk
Zamana benzedik iyice, çekilmesi zor.
(Aynaların ardında aynı kirin pası var)

Şükrü ERBAŞ - 1986

31 Ocak 2025 Cuma

ŞİİR AĞRISI

Beynimdeki kara su başımdaki sancı 
Dilime dolanan bu tanıdık suskunluk 
Günlerdir çektiğim dinmeyen gizli acı.

Yerli yersiz alnıma düşen dalgın kırışık 
Rengi yüzüme vuran içimdeki acı su 
Görüntüsü gözlerimde uçuşan karışıklık.

Akşam alacasına yakıştırdığım hüzün 
Yüreğimin dalında kanayan körpe çiçek 
Yangın yerlerine izi düşen yaslı yüzüm.

Adını bildiğim gurbet o bitmeyen ayrılık
Karanlığın ağlarına takılan gönül kuşum
Taşımakla gönendiğim içimdeki ağırlık.

Diline sınırlar konulan yasak ülkem 
Yaşadığım korku en özgür yanım benim
Karanlık kapılara vuran ışıklı türküm

Kendi su yolunda akan küçücük suyum 
Durmadan yüreğimi kanatan ince sızı 
İçinde yanardağlar devinen durgunluğum

Ve bir duyarsız günün en olmadık yerinde 
Bir gülün dikeninde bir gecenin koynunda 
Dilimden sesime kayan yangın yalazım.

Sözcük sözcük dökülen ölü duygularım benim 
Yine yarım yine güdük kalan öksüz çocuklarım 
Benim acılarda boy veren can çiçeklerim.

Şükrü Erbaş - 1981
Yüreğine Sağlık🙏🏻

30 Ocak 2025 Perşembe

NEREYE DÖNER İNSAN

En babasız evlerin, yetim kalmış odalarında çiçekler büyütmüş kadınlar kadar canım yandı o gece. Kaburgalarıma saplanmış en paslı hançerleri söküp, geceye yürüdüm korkusuz. Ellerinin beyazlığını aradım kuytularda, yoktu. Tutacak bir el bulamadığı ilk yerden, eve döner insan hep.

Aynalar yolumu kesti o gece kaçtım, kurtulamadım. Gölgem gibi benimleydin. Ben seni unutup unutup tekrar hatırladım her seferinde ve bu en güzel mağlubiyetim oldu. Bir sabah yastığımda bir tutam saçın vardı, kimseye anlatamadım. Konuşacak kimse kalmadığında, eve döner insan hep.

Birisinin hüngür hüngür ağlayarak kurduğu bir cümlenin, hiç kimsenin gönlüne değmemesi kadar canım yandı o gece. Sonra, gırtlağımda yüklemi olmayan bir cümle ile eve döndüm. Aptal olduğunu öğrenince, eve döner insan hep.

Bir çocuğun, herkesin salıncakta sallandığı yerde, mendil satması kadar canım yandı o gece. Sonra göğsüme, kınına hayran kaldığım bir hançeri saplayıp tam yedi kere çevirdim. Herkes gitti, sen kaldın. Ben yoktum orda, sen vardın o gece. Bir acıyı ev bilince, eve döner insan hep.

Gregor

8 Ocak 2025 Çarşamba

YAŞAMAK


Yaşamak...
Bu, birinden ya da bir yerden kaçırıyormuş hissi gibi değil, sadece bir şeye yetişebilmek uğruna hiçbir yere varamamak hissi gibi. Bugünlerde bana eşlik eden ne varsa; insanlar, fikirler, şarkılar, şiirler, eşyalar veya gelecek ile alakalı kurduğum irili ufaklı hayaller... Hepsinden soyutlayan, özü çıplak bırakan bir his. Öyle bir his ki her şey ya da hiçbir şey için artık senden geriye bölüşecek bir parça bulamamak gibi…

Bir perdeymiş gönlümüzde, kalkmış aramızdan. Çözümü olmayan, sebebi meçhul, sadece sonucu ile baş başa kalınan yapayalnız son bir solukmuş. Kafanı kaldırıp insanlara baktığında kimsenin meselesi değilmiş gibi sürdürülen konuşmalar ve susmalar gibi. Sonra eğip boynunu yoluna gitmek gibi ama her şey sana uzak ama sen her şeyden uzak...

Yaşamak...
Derinden yükselen bir ateş, boğazına düğümlenen nefes, kalbini dört koldan kuşatılmış hissettiren bir abluka gibi... Bazen şiire yoruyorsun sebebini, inceliklere, yaraların benzerliğine, insana aynı hassas pencereden bakabilme naifliğine... Bir güzel bakış, elini havada sallayış, saçını kulağının arkasına atış, "ben de..."yi kalpten bir yakarışla söyleyiş, bazen aynı kitaplarda aynı yerlerin altını çiziş... Bazen kalın uçlu kırmızı kalemler kullanmaktan kaçınış, sebepsiz yere bir hüzünleniş, efkâra doğuştan meylediş...

Ve yaşamak; iki satır arasına saklanan bir kelimeye, gereğinden fazla öykünüş...

M.Deren
08.01.2025 - Ankara