ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

26 Ekim 2025 Pazar

Biraz Aykırıyım Bayım!

Tercihen değil mecburen seç/il-mek de varmış bu hayatta. Hani o gül bahçesindeki çiçeği ararken, hep en iyisi hep en güzeli olsun diye elediğimiz onlarca çiçek gibi... Elde kalanı, eli mahkum kabul etmek gibi... İyiyi, güzeli, doğruyu herkes severmiş. 
 Peki ya herkesin sevemediği, göremediği ve hiç bilmediği o güzellikleri en içinde saklarken kaç kişi "gerçek seni" keşfedildi? Kaç kişi seni "sen" olduğun için kabullendi ve sevebildi?

Eş, dost, akraba... Bazıları herkes gibi olmayı meziyet sandı. Sevilmek, sayılmak ve kabul görülmek için yanlışı anladı, rolünü yanlış oynadı. Oysa kimse rastgele iyi olamazdı, erdem bilinçli bir seçimdi. Ve iyilik doğuştan değil, iradeyle ve niyetle kazanılırdı. İnce bir çizgiydi insan olmak, çoğumuz bunu aştı... Ama bayım! Ben farklı olmanın bedelini ödemekten yanayım. İşte bu yüzden biraz aykırıyım. Çünkü benim için herkesin eğriye eğri demesi 'doğru' yapmıyor. Güzele herkesin güzel dediğinde de güzel gelmediği gibi... 

Yani diyorum ki siz neye alıştıysanız, ben ondan sıkıldım. Siz hayatı ezberlediniz, ben sorgulamayı seçtim. Siz sevmeyi unuttunuz, ben hâlâ kırıldığım yerden sevmeye devam ettim. Siz sessizliği korkaklık sandınız, ben bazen susmanın en büyük haykırış olduğunu öğrendim. Siz dünyayı sahip olduklarınızla ölçtünüz, ben sahip olduklarımın kıymetinde tarttım hayatı. Siz yaşadığınızı sanırken acıları, ben hissetmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark ettim. Ben aykırıyım bayım, çünkü kirlenmiş bir çağda hala tertemiz kalmaya çalışıyorum. Siz herkesin geçtiği yollardan yürüdünüz, ben içimin sokaklarında kaybolup kendimi buldum. Siz bakarken görmediniz, ben görürken yandım. 

Ve şimdi, siz düzenin içinde huzurlu bir tutsaklık yaşarken, ben karmaşanın içinde özgür bir yalnızlık sürüyorum. İşte aramızdaki fark bu bayım; siz uyumlu bir gölge gibi dururken, ben kendi ışığını arayan bir aykırıyım..

M.Deren
26.10.2025 - Ankara

22 Ekim 2025 Çarşamba

Gibiyim...


Konuştukça anlamsızlaşan, yazıldıkça azalan sözler saklıyorum
Taşırıyorum şiirleri, dökülüyorum harf harf içime 
Yorgunluğun ayak izinde, anlamsız ve değersiz bir bekleyişim
Sessiz sedasız gidişlerin, arda kalan sitemiyim
Kalabalığım biraz, yalnızlıklar kadar...
Eksik cümleyim, yarım bir şarkı, tamamlanmamış o şiirim ben.

Sinan gibiyim, bir bana saklı duygularım ve suslarımla...
Zarifoğlu gibi kendi sesini arayan, arayıp da bulamayanım,
Hayyam'ım, hayata karşı ince ve alaycı!
Süreya gibi en inceden, taşıyorum kelimeleri bıçak gibi dilimde.
Karakoç'um biraz da..?
Ruhumdan dilime, aminlerle ekiyorum kelimeleri toprağa yine.
Ve süzüyorum sözümü sessizlikten,
İbadet kadar içten, dua gibi derinden.
Bir şey var bugünlerimi eksilten,
Bir şey var eksildikçe büyüten...

M.Deren
22.10.2025 - Ankara

19 Ekim 2025 Pazar

KARGO

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N'olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube'dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.

BİRHAN KESKİN
Fakir Kene, S. 9-10

15 Ekim 2025 Çarşamba

İki Cami Arasında

ÖZET
 
Osmanlı döneminde geçen bu roman, büyük mimar Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan arasında olduğu rivayet edilen imkânsız bir aşkı konu alır.

Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadık mimarıdır; Mihrimah Sultan ise Kanuni’nin kızı, sarayda güzelliği ve asilliğiyle bilinen bir sultandır. Aralarındaki aşk, sınıf farkı ve saray düzeni nedeniyle dile getirilemez; bu yüzden sessiz, derin ve manevi bir sevgiye dönüşür.

Sinan, duygularını kelimelerle değil, taşlarla anlatır. Mihrimah için iki cami yapar: biri Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii, diğeri Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii. Söylenceye göre, her yıl Mihrimah Sultan’ın doğum gününde güneş Edirnekapı’daki caminin arkasında batarken, ay Üsküdar’daki caminin minaresinden doğar — tıpkı Sinan’ın aşkı gibi, birbirine kavuşamayan iki ışık gibi…

Roman, bu yasak aşkı tarih, mimari ve duygu üçgeninde işler. Mimar Sinan’ın sessiz tutkusunu, Mihrimah’ın kaderine boyun eğmiş zarafetini ve Osmanlı sarayının ihtişamı içinde kaybolan bir aşkın yankılarını anlatır.
 _____________________________________________________________________
 
Mimar Sinan, taşla konuşan, duygularını taşla inşa eden bir mimardır. Onun aşkı, dünyevî olmaktan çıkmış, sanatın özüne dönüşmüştür. Sinan’ın mimarisinde görülen zarafet, ölçü, denge belki de Mihrimah’ın içsel güzelliğinin mimarideki yansımasıdır.  

Sinan aşkını, sözle değil yapılarıyla dile getirir. Onun “itirafı” ne bir mektupta ne bir beyitte vardır; minarelerin göğe yükselişinde, kubbelerin zarafetinde gizlidir. Bu sessizlik, aşkın yüceliğini artırır. Çünkü sessizlik, kelimelerin kirletemediği bir saflığın alanıdır. Mimar Sinan'ın yaptığı her cami insanın erişemediği sevgiyi sanat yoluyla sonsuzluğa taşımasını simgeler. Mihrimah Sultan, Sinan'ın kalbine dokunmuş. Sinan ise o bir ömürlük bakış ile bin kubbeye yetecek bir ilhamı bulmuştur.

Sinan, bazı güzellikleri taşla değil, suskunlukla inşa etmeyi öğrenmiştir. Böylece aşk, mimaride bir dua gibi yankılanmış, sessiz ama derin, sade ama sonsuz olmuştur. Bu yönüyle, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan'a olan aşkı platonik bir sevgiye yaklaşmış ve bizlere güzelliği arzulamak değil, güzelliğin özünü kavramak olduğunu anlatmıştır.

Ve bir gün, bahar eşitliğinde, güneş Edirnekapı’nın kubbesine batarken, ay Üsküdar’ın minaresinden doğmuştur. Biri güneşin battığı yerde, diğeri ayın doğduğu yerde. İki cami, iki ayrı yakada ama ikisi de aynı ismin yankısı olmuştur...

_____________________________________________________________________
“Bak, Mihrimah… Güneşle Ay bir araya geldi. Benim kalbim gibi, senin adında birleşti.”
_____________________________________________________________________

Not: Bu kitabın, tarihsel doğruluk aramaktan çok; “aşk nedir?” sorusunun romantik bir cevabını arayan okuyucular için iyi bir tercih olduğunu belirtmeliyim. Edebî açıdan “duygu + sembol + akıcılık” üçlüsünü görmek mümkün. Fakat tarihsel kaynaklarla yakın bir ilişki kurma iddiası yoktur.

12 Ekim 2025 Pazar

Hakkâri’de Bir Mevsim (1983)

Ferit Edgü’nün "O" adlı romanından, Erden Kıral tarafından sinemaya uyarlanmış ve uzun yıllar boyunca birçok insanın ya hiç izlemediği ya da izlemeye cesaret edemediği bir filmdir. Hem edebi hem de sinematik açıdan önemli bir yapıt olan bu film 33. Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülünü ve daha birçok ödülü kazanmıştır. Yıllarca yasaklı filmler arasında yer almasının nedenini ise hala açıklamak mümkün değil.? Çünkü filmi günümüz bakış açısıyla izleyen biri -Kürtleri ve yaşadıkları coğrafyayı, köy halkına yerleşen öğrenilmiş çaresizliği, umudu ve umutsuzluğu, kederli gözleri, hastalıklı derileri, denizi bilmeyenleri bir arada bulduğumuz o yeri- zaten anlayacaktır. Ama bu filmin önemi aslında o döneminin Türkiye’sine hatta şimdiki Türkiyeli zihniyetine filtresiz bir aynadan bakmamızı sağlamasıdır. Çünkü biz hala bağnazlığın, cahilliğin ve yobazlığın kol gezdiği, kadının yok sayıldığı, çocuğun değersizleştirildiği, bitkinin ve hayvanın merhametsizce yaşam hakkının alındığı o yerdeyiz. Sorunumuz asla "din, dil ve ırk" olmadı. Sorunumuz hep "insandı" ve amacımız "insanca kalmak" olmalıydı.

Filmde, Kahramanımız dünya üzerinde hiçbir iz bırakmamışçasına başka kimsenin haberdar olmadığı yaşamların arasında, yabancı ama bir yönden de aşina olduğu bir yaşama gözlerini açıyor. Bu film O’nun hikayesidir. O (Genco Erkal) öğretmen bir sürgündür. İstanbulludur, denizcidir, denizin çocuğudur. Dünyadan ve “medeniyetten uzak” bu dağ köyüne ne sebeple sürüldüğünü bilmiyoruz ama film boyunca bu yabanda, bu “medeniyetsiz” insanlar arasında kendi varoluşunu da sorgulayıp durur. Bir yabancı olarak dahil olur filme. Elinde bavulu, temiz ve düzgün kılık kıyafeti, o karlı vahşi dağlara uymayan yüz ifadesiyle belirir filmin girişinde. Yüksek ve karlı dağların yamacına kurulan köye bakar hayretle.. Bu bakış köyün dünyadan ne kadar uzak olduğunu çok güzel ifade eder.

Filmin üstünde durduğu esas şey, insanları bile isteye kaderine terk eden; yoksulluğa, sefalete, ölüme iten; anadillerini yasaklayan ve varlıklarını yok sayan düzen değildir. Odak noktası; insanın aynı ülke sınırları içerisinde, ancak oraya sürülünce fark edebildiği medeniyetsiz insanlar arasında sorguladığı kendi varoluşudur. İnsanın yalnızlığıdır. Yersiz yurtsuzluğudur.

Filmden Alıntı
"...Ama ben şimdi sizden giderayak bir şey istiyorum. Bütün öğrettiklerimi unutun. Dünya dönüyor evet. Ama belki de, burada bu dağ başında, dönmemesini bilmek daha doğrudur. Size hayat bilgisi dersleri verdim. Ama siz hayatın gerçek bilgisini kendiniz burada, bu dağ başındaki köyünüzde, sonra, uzak kentlerdeki askerliğinizde, maphusluklarınızda öğreneceksiniz. Unutmayın ki kitapların yazdığı her zaman doğru değildir. Benim için doğru olan, sizin için doğru değildir. Benim için gerçek olan, sizin için gerçek değildir."

8 Ekim 2025 Çarşamba

'Hayır' Deme Sanatı ve Çocuk

Özgüveni kırılmasın diye çocuğa hiçbir şekilde “hayır” dememek, iyi niyetli bir yaklaşım gibi görünse de, uzun vadede çocuğun kişilik gelişimini ve toplumsal uyum becerilerini olumsuz etkiler. Pedagojik açıdan bakıldığında, sınır koymak çocuğun güven duygusunun temelini oluşturur. Çocuk, sınırlar sayesinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu, hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu öğrenir. Sürekli onaylanan, hiçbir şekilde engellenmeyen bir çocuk, gerçek hayatta otoriteyle, kurallarla veya hayal kırıklıklarıyla karşılaştığında uyum sağlamakta güçlük çeker.


Bu tür bir yetiştirme tarzı, çocuğun empati ve sorumluluk duygularının gelişimini de engeller. Çünkü çocuk benmerkezci bir anlayışla, kendi isteklerinin her zaman ön planda olması gerektiğini düşünür. Bu durum, ilerleyen yaşlarda arkadaş ilişkilerinde, okul ortamında ve iş hayatında ciddi uyum sorunlarına yol açabilir. Ayrıca, sürekli “evet” denilen çocuklar, sınırların olmadığı bir dünyada yaşadıklarını zannedip, engellenmeye tahammül edemeyen bireyler hâline gelebilirler.

Velilere tavsiyem, çocuğa “hayır” demekten korkmamalarıdır. “Hayır” kelimesi, sevgiyle ve açıklamayla söylendiğinde çocuğun özgüvenini zedelemez, aksine onu güçlendirir. Çocuk, her isteğinin karşılanamayacağını ama yine de sevildiğini öğrenmelidir. Sınır koymak, cezalandırmak anlamına gelmez; aksine çocuğa güvenli bir alan sunmaktır. Ebeveynler, çocuğa neden “hayır” dediklerini sakin bir dille açıklamalı, alternatif çözümler sunmalı ve tutarlı davranmalıdır.

Gerçek özgüven, her isteği kabul edilen değil, hayal kırıklıklarıyla başa çıkmayı öğrenen çocukta gelişir. Bu nedenle, sevgiyle desteklenen net sınırlar, hem çocuğun ruh sağlığı hem de toplumun huzuru için gereklidir. 

1. Sınır Koymanın Anlamı
Sınır koymak; çocuğa “ne yapılabilir, ne yapılamaz”ı göstermek, dünyayı güvenli ve öngörülebilir hâle getirmektir. Bu, cezalandırmak değil; yönlendirmek ve güvenli alan çizmektir.

2. “Hayır” Demenin ve Kuralların Kazandırdığı Uyum Becerileri
Çocuk “her istediği anında olamayınca” şunları öğrenir:
•Beklemeyi ve ertelemeyi (dürtü kontrolü gelişir)
•Hayal kırıklığıyla başa çıkmayı (dayanıklılık kazanır)
•Gerçek dünyanın kurallarını (toplumsal uyum artar)
•Sorumluluk almayı (“Eylemlerimin sonuçları var” bilinci oluşur)
Bu, çocuğun ileride okul, arkadaşlık ve iş yaşamında kurallı ortamlara daha kolay uyum sağlamasını sağlar.

3. Duygusal Gelişim Üzerindeki Etkileri
Sınırları olan bir ortamda yetişen çocuk:
•Kendini güvende hisseder. Çünkü ebeveyninin tutarlı olduğunu bilir.
•Kendi duygularını düzenlemeyi öğrenir. “Şimdi sinirliyim ama annem sakin kalıyor, ben de sakinleşebilirim.”
•Empati gelişir. Çünkü karşısında kuralları koyarken anlayışlı davranan bir yetişkin vardır.
•Tutarsız veya aşırı serbest ortamlarda çocuklar çoğu zaman kaygılı, kontrolsüz ya da otoriteyle çatışan bireyler haline gelebilirler. 

4. Kişilik Gelişimine Etkisi
Sınır koymak, çocuğun özdenetim ve özsaygı geliştirmesinde doğrudan rol oynar:

Gelişim Alanı ve Sınırların Katkısı
•Öz güven: “Kuralları biliyorum, neyi yapabileceğimi biliyorum.”
•Sorumluluk bilinci: “Davranışlarımın sonuçlarını anlıyorum.”
•Empati: “Karşımdakinin sınırlarına da saygı duymalıyım.”
•Bağımsızlık: “Kendi kararlarımı alırken kuralları göz önünde bulundurabilirim.”
Yani, sınır koymak kişiliği bastırmaz, aksine çocuğa sağlam bir benlik kazandırır.

5. Nasıl Yapılmalı?
•Net ve tutarlı olun (bugün “hayır” dediğinize yarın “evet” demeyin)
•Açıklayıcı olun (“Bunu yapmıyoruz çünkü tehlikeli.”)
•Alternatif sunun (“Şimdi tablet yok ama birlikte oyun oynayabiliriz.”)
•Sakin ve kararlı kalın (bağırmak yerine kararlılıkla tekrarlamak etkili olur)
•Sevgiyle destekleyin (“Seni hâlâ çok seviyorum ama bu davranış doğru değil.”)

4 Ekim 2025 Cumartesi

Bir Bağlaç Meselesi

 

Eksik bir cümleyim hala içimde
De'ler gibi yapayalnız ve anlamsızım
Bir özneye tutunamamaktan yorgunum bu günlerde
Varsa ile yoksa arasında duruyorum sanki. 
Anlamını yitirdiğim yerde yaşamın,
Soruyorum! 
Neresinde durursam daha az devrik kalacağım?
Lakin'ler... Fakat'lar ve Yalnız'lardan sonra, 
Hiçbir insana "iyi ki" diyemiyorum artık
Her ne kadar tat vermese de günler,
Bir bir eksilince umutlar, bilirim yitirir değerini gülmeler.
Ayrılık, hüzün, acı ve keder...
Söyleyin hangi cümleden çıkarılınca anlamını kaybeder?
Oysa yazılırken bir, yaşanırken ayrı olanlardı bizi yalnızlığa terk edenler.

Öylesine çekip gitmekten alıkoyuyorum kendimi,
Yaşadım yaşamaksa, hiç değilse izi kalsın istiyorum.
Bir kuş cıvıltısına ya da çocuk sesine aldanıyorum şimdiler de. 
Yazılmamış onlarca şiire ve söylenmemiş şarkılara tutunuyorum.
Her yaşın acemisiysek eğer
O zaman bu yaşamak telaşesine hala değer diyorum
Her akşam aynı kederle boğulup
Her sabah ayrı bir umutla uyanıyorum
Unutuyorum artık ama'larla devam eden yüzleri...
Sararan yanlarıma yazıyorum bu şiiri.
Unutmak, ölümün başka türlüsü değil mi?

M.Deren
04.10.2025 - Ankara
 

3 Ekim 2025 Cuma

Herkesin Yalnızlığı, Sevgisi Kadar...

 
Öyle çok yalnızlığımız, öyle çok yalnızımız var ki bu sokaklarda... Kaç kişiyiz, nasıl bu kadar kalabalığız hiç fark etmeden yürüyoruz. Kimin payına ne kadarı düştü, kimin ki daha ağırdı bilmeden yaşıyoruz. Herkes kadar ama hiç olmadığımız kadar da yarımız. 
Susuyoruz!
Yalnızlar ülkesinin başkentinde, sessizliğimize ses olamadan tükenerek...

Öyle bir yalnızlık ki bu; bizi kalabalıklardan yoksun bırakan, en büyük korkularımızı yüzümüze vuran; anlaşılmamak, unutulmak, sesine karşılık bulamamak, kaybetmek ve sevilmeden sona varmak kadar ağır ve acı olan... İçimizde koca bir boşluk gibi büyüyen ve aynı zamanda ruhumuzu kendisiyle yüzleşmeye çağıran bir yalnızlık. Her insanın kalbinin derinlerinde gizli kalan, bir ses gibi fısıldayıp duran. Susturamadığı ama duymaktan bir o kadar da kaçtığı... 

Yalnızlık; adı biraz özlem biraz da umutla karışan, karanlığımızı aydınlatan tarifsiz ışık tanesi.. İnsanı kendi içine kapanmış hapisten çıkaran, zihnimizde ki boş oda; bizi, bize bulduran, başka bir varlıkta kendini tamamlatan o son durak...

İsterim ki! Yalnızlık, insanı kabuğuna çekmeye çalışırken; sevmek ve sevilmek, o kabuğu kırmaya davet eden bir gerçek olarak hep solumuz da kalsın. İsterim ki! İnsan yalnızlıktan korkarken, sevmek cesaretini hep kendinde bulsun. Çünkü bir korku ancak ondan daha büyük bir güçle yenilebilir. Ve ancak yalnızlığın sessizliğini duyan kulak, sevginin fısıltısını da işitebilir. Sevmeyi, yalnızlıkla gerçekten tanışan biri anlayabilir. 
Bilirim ki!
Yalnızlığın o ürkütücü sessizliği ancak gerçek bir sevginin yankısında yok olabilir...

M.Deren - 03.10.2025