ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

23 Haziran 2026 Salı

Adıyla Müsemma Bir Ömür: Aşık Mahzuni Şerif

Anadolu’nun bağrı yanık toprakları, asırlar boyu derdini sözle, acısını sazla avutan bilgeler yetiştirmiştir. İşte o bilgeler zincirinin 20. yüzyıldaki en güçlü, en feryat dolu halkalarından biriydi Aşık Mahzuni Şerif. Onun hikayesi, sadece bir ozanın yaşam öyküsü değil; bir dönemin, bir halkın ve adalete susamış bir coğrafyanın da yalın bir özetiydi.

Adıyla Müsemma Bir Ömür: Mahzuniyet

Mahzuni Şerif, asıl adıyla Şerif Cırık, daha çocuk yaşta sırtına hırka, eline saz diye sarılırken belki de ömrünün alacağı rengi biliyordu. Mahlasındaki o "mahzun" kelimesi, hiçbir zaman öylesine seçilmiş bir süs olmadı. O, doğduğu Kahramanmaraş’ın Afşin/Berçenek köyünden fırlayıp dünyaya açılırken, yüreğinde hep o çocuksu mahzunluğu, halkının yoksulluğundan ve yalnızlığından aldığı o asil kederi taşıdı. Onun mahzunluğu, köşesine çekilip ağlayan bir çaresizlik değil; tam aksine, haksızlığa karşı duran, dertliyi görünce onun yerine yanan dervişçe bir mahzunluktu.

O, Yunus Emre’nin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar” derken kastettiği o derin yalnızlığı ve garipliği kılavuz edinmişti. Tıpkı örnek aldığı Yunus gibi, sarayların, gücün ve muktedirlerin değil; hep ezilenin, toprağı yırtıp ekmek çıkaranın, hakkı yenenin yanında saf tuttu. Yunus’un sevgiyi ve insanı merkeze alan o duru felsefesi, Mahzuni’nin sazının telleri arasında modern zamanın başkaldırısına, dostluk çığlığına dönüştü.

Sazın Tellerinde Bir Hayat Mücadelesi

Mahzuni’nin hayatı, inandığı doğrulardan taviz vermemenin bedelleriyle doludur. Askeri okul koridorlarından halkın meydanlarına uzanan bu yolda, her dönemde "sakıncalı" bir figür olarak görüldü. Yazdığı, söylediği türküler yüzünden defalarca tutuklandı, zindanlara atıldı, sansürlendi.

"Yuh Yuh" dediği için, "Dom Dom Kurşunu" ile memleketin acı gerçeklerini haykırdığı için defalarca yargılandı. Fakat o, mahkemelerde bile sazını elinden düşürmedi, sözünü esirgemedi.

Onun yaşadığı en büyük trajedilerden biri, sevdiği memleketinden, insanından fiziken koparılmaya çalışılmasıydı. Ancak ne zindan duvarları ne de yasaklar onun sesinin Anadolu’nun en ücra köylerine, dağ başlarına ulaşmasına engel olabildi. O, her darbeden, her hapisliğin ardından daha da bilenmiş, daha da gür bir sesle geri döndü.

Türküye Verilen Değer: Hayatın Ta Kendisi

Mahzuni Şerif için türkü, sadece eğlenilecek ya da vakit geçirilecek bir musiki formu değildi. Onun dünyasında türkü, halkın yaşayan hafızası, adaletin sesi ve yaralı yüreklerin sığınağıydı. Şöyle derdi adeta duruşuyla: Türkü yalan söylemez. Çünkü türkü, doğrudan doğruya hayatın içinden, yaşanmış acılardan ve sevdalardan süzülüp gelirdi.

Onun her bir bestesi, arkasında devasa bir hikaye barındırır:

  • "İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım": Sadece bir ayrılık türküsü değil, bir ömrün gurbete, kadere ve anlaşılamamaya karşı eyvallahsız vedasıdır.
  • "Dom Dom Kurşunu": Siyasi ve toplumsal çalkantıların ortasında vurulan halkın, haksızlığa karşı çıkardığı gümbürtülü bir sestir.
  • "Merdo": Yiğitliğe, dostluğa ve sadakate yakılmış epik bir ağıttır.

Gök kubbede Kalan Baki Bir Seda

2002 yılında aramızdan bedenen ayrılan Mahzuni Şerif, arkasında binlerce kırık saz, on binlerce dize ve asla eğilmemiş bir baş bıraktı. O, adındaki mahzuniyeti bir sancak gibi taşıyarak bu dünyadan geçti.

Bugün ne zaman bir haksızlık görsek, ne zaman içimiz gurbet acısıyla kavrulsa ya da ne zaman Yunusça bir sevginin arayışına düşsek, kulağımıza onun o davudi, tok ve samimi sesi çalınır. Mahzuni Şerif, bu toprakların dünüydü, bugünüdür ve sazı eline alan her gencin dilinde yarını olmaya devam edecektir.

"Ben hırkamı kendim giydim,

Gönül verdim, ikrar saydım.

Ben insanı kutsal bildim,

Bilmem söylesem mi söylemesem mi..."

17 Haziran 2026 Çarşamba

YANLIŞ İKLİMDE SOLMAK

 


Bazen değiştiğimizde bunun sebebini kendimiz sanırız. Oysa insan, içinde bulunduğu ortamdan düşündüğünden çok daha fazla etkilenir. En sağlam karakter bile sürekli olumsuzluğun içinde aşınır; en güçlü irade bile her gün aynı karanlığa maruz kaldığında yorulur.


Bir çürük meyve, yanındakileri de etkiler. Bir kötü söz, onlarca güzel cümlenin bırakamadığı izi bırakabilir. Sürekli değersiz hissettirilen biri, zamanla kendi değerinden şüphe etmeye başlar. Sürekli küçümsenen biri, hayallerini küçültür. Sürekli yalnız bırakılan biri ise kalabalıkların içinde bile kendini eksik hisseder.

İnsan sandığı kadar bağımsız değildir. Konuştuğu insanlar, duyduğu cümleler, maruz kaldığı davranışlar ve içinde yaşadığı ilişkiler zamanla onun düşüncelerine dönüşür. Bir süre sonra çevresindeki seslerle kendi iç sesini ayırt edemez hale gelir.

Bu yüzden bazı yorgunlukların sebebi hayat değildir; yanlış insanlardır. Bazı mutsuzlukların sebebi başarısızlık değildir; yanlış ortamlardır. Ve bazen çözüm kendini değiştirmek değil, içinde bulunduğun çevreyi değiştirmektir.

Çünkü çiçek açamayan her tohum kusurlu değildir. Bazen sorun tohumda değil, toprağın kendisindedir. İnsan da böyledir. Doğru yerde değer görür, doğru insanların yanında büyür, doğru sözlerle güçlenir.
 
Kendini suçlamadan önce etrafına bak. Seni besleyenler mi var, tüketenler mi? Sana inananlar mı var, seni yalanlayanlar mı? Çünkü zamanla herkes biraz bulunduğu yere benzer.

Ve bazı insanlar kötü oldukları için değil, uzun süre yanlış yerde kaldıkları için solup giderler.
Çevre önemlidir; çünkü bazen kader dediğimiz şey, sadece uzun süre içinde kaldığımız ortamın sonucudur.

...

Kederlenme gönül bu imiş yazı,
Felekten payını aldı say beni.
Kaderin kimseye yok imtiyazı,
Ahu zar etsem de güldü say beni.
Bilmem ki ecele varmıdır lüzum,
Bir günde bin defa öldü say beni..

6 Haziran 2026 Cumartesi

KİM NE SANIR


Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,
Abdal, ata binince; BEY oldum sanır,
Kupa, sarhoş elinde MEY oldum sanır,
Cebir, zorba emrinde; REY oldum sanır.

İp, elde gerilince; YAY oldum sanır,
Sıpa, kısrak yanında; TAY oldum sanır,
Gasp, haydut üleşince; PAY oldum sanır,
Yolak, içinde su akınca; ÇAY oldum sanır.

Topuk, Kırata kalkınca; BAŞ oldum sanır,
Eğri, ahunun betinde; KAŞ oldum sanır,
Gazel, dalda kalınca; YAŞ oldum sanır,
Kum, harca girince; TAŞ oldum sanır.

Kütük, çaya düşünce; SAL oldum sanır,
Kök, yerden çıkınca; DAL oldum sanır,
Hal, çingene dilinde; FAL oldum sanır,
Yal, kaba konunca; BAL oldum sanır.

Tümsek, ovada yığılsa, DAĞ oldum sanır,
Gün, miskine sorunca; ÇAĞ oldum sanır,
Şalgam, aşa girince; YAĞ oldum sanır,
Vaha, çölün içinde; BAĞ oldum sanır.

Yablak, yüzüne gülünce; YAR oldum sanır,
Kırağı, şafağa erince; KAR oldum sanır,
Tef, çingene kolunda; TAR oldum sanır,
Kemik, itin ağzında; ZAR oldum sanır.

Yonga, yosun içinde; KAV oldum sanır,
Kumsal, dalga altında; TAV oldum sanır,
Kıvılcım, yanan tende; LAV oldum sanır,
Ses, çalgı telinde; SAV oldum sanır.

Tavuk, komşu gözünde; KAZ oldum sanır,
Kıymık, suyun içinde; SAZ oldum sanır,
Çile, derviş gönlünde; HAZ oldum sanır,
İnat, keçi huyunda; NAZ oldum sanır.

Mıcır, kopsa kayadan; TÖZ oldum sanır,
Değnek, körün elinde; GÖZ oldum sanır,
Yalan, çıkınca dilden; SÖZ oldum sanır,
Kül, sönen ocakta; KÖZ oldum sanır.

Kuytu, muhtaç anında; HAN oldum sanır,
Leş, sırtlan karnında; CAN oldum sanır,
Arka, köçek belinde; YAN oldum sanır
Ayıp, rezil dilinde ŞAN oldum sanır.

Diken, bülbül konunca; GÜL oldum sanır,
Gayret, namert işinde; ZÜL oldum sanır,
Kömür, ateş görünce; KÜL oldum sanır,
Aba, Yörük perinde; TÜL oldum sanır.

Parmak, tetik çekince; KOL oldum sanır,
Sağ, ayna önünde; SOL oldum sanır,
Dar, cılız belinde; BOL oldum sanır,
Kıl, sırat üstünde; YOL oldum sanır.

Kertek, çerçeve üstünde HAT oldum sanır,
Yama, fakir yeninde; KAT oldum sanır,
Yavan, tatsız ağzında; TAT oldum sanır.
Kişi eline davul alınca; KAM oldum sanır..

Şah, benim elimde; MAT oldum sanır...

Abdurrahim Karakoç