Adıyla Müsemma Bir Ömür: Mahzuniyet
Mahzuni Şerif, asıl adıyla Şerif Cırık, daha çocuk yaşta sırtına hırka, eline saz diye sarılırken belki de ömrünün alacağı rengi biliyordu. Mahlasındaki o "mahzun" kelimesi, hiçbir zaman öylesine seçilmiş bir süs olmadı. O, doğduğu Kahramanmaraş’ın Afşin/Berçenek köyünden fırlayıp dünyaya açılırken, yüreğinde hep o çocuksu mahzunluğu, halkının yoksulluğundan ve yalnızlığından aldığı o asil kederi taşıdı. Onun mahzunluğu, köşesine çekilip ağlayan bir çaresizlik değil; tam aksine, haksızlığa karşı duran, dertliyi görünce onun yerine yanan dervişçe bir mahzunluktu.
O, Yunus Emre’nin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar” derken kastettiği o derin yalnızlığı ve garipliği kılavuz edinmişti. Tıpkı örnek aldığı Yunus gibi, sarayların, gücün ve muktedirlerin değil; hep ezilenin, toprağı yırtıp ekmek çıkaranın, hakkı yenenin yanında saf tuttu. Yunus’un sevgiyi ve insanı merkeze alan o duru felsefesi, Mahzuni’nin sazının telleri arasında modern zamanın başkaldırısına, dostluk çığlığına dönüştü.
Sazın Tellerinde Bir Hayat Mücadelesi
Mahzuni’nin hayatı, inandığı doğrulardan taviz vermemenin bedelleriyle doludur. Askeri okul koridorlarından halkın meydanlarına uzanan bu yolda, her dönemde "sakıncalı" bir figür olarak görüldü. Yazdığı, söylediği türküler yüzünden defalarca tutuklandı, zindanlara atıldı, sansürlendi.
"Yuh Yuh" dediği için, "Dom Dom Kurşunu" ile memleketin acı gerçeklerini haykırdığı için defalarca yargılandı. Fakat o, mahkemelerde bile sazını elinden düşürmedi, sözünü esirgemedi.
Onun yaşadığı en büyük trajedilerden biri, sevdiği memleketinden, insanından fiziken koparılmaya çalışılmasıydı. Ancak ne zindan duvarları ne de yasaklar onun sesinin Anadolu’nun en ücra köylerine, dağ başlarına ulaşmasına engel olabildi. O, her darbeden, her hapisliğin ardından daha da bilenmiş, daha da gür bir sesle geri döndü.
Türküye Verilen Değer: Hayatın Ta Kendisi
Mahzuni Şerif için türkü, sadece eğlenilecek ya da vakit geçirilecek bir musiki formu değildi. Onun dünyasında türkü, halkın yaşayan hafızası, adaletin sesi ve yaralı yüreklerin sığınağıydı. Şöyle derdi adeta duruşuyla: Türkü yalan söylemez. Çünkü türkü, doğrudan doğruya hayatın içinden, yaşanmış acılardan ve sevdalardan süzülüp gelirdi.
Onun her bir bestesi, arkasında devasa bir hikaye barındırır:
- "İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım": Sadece bir ayrılık türküsü değil, bir ömrün gurbete, kadere ve anlaşılamamaya karşı eyvallahsız vedasıdır.
- "Dom Dom Kurşunu": Siyasi ve toplumsal çalkantıların ortasında vurulan halkın, haksızlığa karşı çıkardığı gümbürtülü bir sestir.
- "Merdo": Yiğitliğe, dostluğa ve sadakate yakılmış epik bir ağıttır.
Gök kubbede Kalan Baki Bir Seda
2002 yılında aramızdan bedenen ayrılan Mahzuni Şerif, arkasında binlerce kırık saz, on binlerce dize ve asla eğilmemiş bir baş bıraktı. O, adındaki mahzuniyeti bir sancak gibi taşıyarak bu dünyadan geçti.
Bugün ne zaman bir haksızlık görsek, ne zaman içimiz gurbet acısıyla kavrulsa ya da ne zaman Yunusça bir sevginin arayışına düşsek, kulağımıza onun o davudi, tok ve samimi sesi çalınır. Mahzuni Şerif, bu toprakların dünüydü, bugünüdür ve sazı eline alan her gencin dilinde yarını olmaya devam edecektir.
"Ben hırkamı kendim giydim,
Gönül verdim, ikrar saydım.
Ben insanı kutsal bildim,
Bilmem söylesem mi söylemesem mi..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder