Düşerken ahiret derdi saçlarına ak diye, Yorgunlukların, kırgınlıkların... Hemhâli olayım gözyaşındaki acının. Güvenip de sırtını dayadığın duvarın, Huzurla gönlüne yasladığın. Bir yastığa baş koyup, Bir ömür doyamadığın. Sevdiğin, sevmeye kıyamadığın...🍁ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩🦋
ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️
15 Temmuz 2026 Çarşamba
Dünyayı Peşinden Koşturan Renk: Türk Kırmızısı/Edirne Kırmızısı
13 Temmuz 2026 Pazartesi
Geleceğim
10 Temmuz 2026 Cuma
Çocuksun Sen
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
___________________
ÇOCUKSUN SEN / II
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun
Ahmet Telli
Rahmetle Anıyoruz
10 Temmuz 2026
Gidersen Yıkılır Bu Kent
9 Temmuz 2026 Perşembe
Bozkırın Mağrur Savaşçıları: Kuman-Kıpçaklar
6 Temmuz 2026 Pazartesi
Cenk Eren - Sivas Ellerinde Sazım Çalınır
Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır adında bir genç varmış. O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş. Zamanla yoldan çıkmışlar. Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya karar vermiş, çıkmış yola. Ha şurası, ha burası derken Banaz'a kadar gelmiş. Pir Sultan'ın yanına azap durmuş. Sonra da müridi olmuş. Aradan seneler geçmiş, bir gün Hızır:
"Pirim, demiş; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çeşitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben de bir makama geçeyim."
Pir Sultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş. "Ulan Hızır ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta paşa, vezir de olursun ama sonunda gelip beni astırırsın."
Yine de duasını eksik etmemiş. Hızır İstanbul'a gidip saraya girmiş. Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas valiliğine atanmış. Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna getirtmiş. Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet etmişler. Yemekte mükellef bir sofra donanmış. Pir Sultan yiyeceklere şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş. Paşa şaşırmış.
"Birşey mi oldu pirim?" Pir Sultan, "Hızır, demiş; Bu yemeklerde zina kokuyor. İçinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile yaptırmışsın." Hızır Paşa "Yok pirim" dediyse de dinletememiş. Ama bir hayli de içerlemiş. Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunları ben değil, köpeklerim bile yemez. İstersen çağırayım da gör" demiş. Hemen ünlemiş, köpekler anında gelmişler. Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye helal yemek konmuş. Önce haram yemekler getirilmiş. Köpekler şöyle bir koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helal yemeklerle dolu tepsi gelmiş. Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya yemeye başlamışlar. Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip pirini Toprakkale'ye hapsettirmiş.
Eh... Ne de olsa piri. Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş. Zindandan çıkartıp demiş ki:
"Bana içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni affedeceğim. Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse" deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş ve,
"Açılın Kapılar Şah'a Gidelim",
"Kul Olayım Kalem Tutan Ellere" ve
"Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla" adlı değişleri okumuş.
(Tüm değişlerde Şah'ın adı defalarca geçiyor)
Pirini affetmeye hazırlanırken, onun hemen her fırsatta Şah'ı anması Hızır Paşa'yı çileden çıkarmış. Ne söylediğini, ne yaptığını bilemez hale gelmiş. Yanındakilere emretmiş:
"Asın bunu."
5 Temmuz 2026 Pazar
Sen ve Ben
23 Haziran 2026 Salı
Adıyla Müsemma Bir Ömür: Aşık Mahzuni Şerif
Adıyla Müsemma Bir Ömür: Mahzuniyet
Mahzuni Şerif, asıl adıyla Şerif Cırık, daha çocuk yaşta sırtına hırka, eline saz diye sarılırken belki de ömrünün alacağı rengi biliyordu. Mahlasındaki o "mahzun" kelimesi, hiçbir zaman öylesine seçilmiş bir süs olmadı. O, doğduğu Kahramanmaraş’ın Afşin/Berçenek köyünden fırlayıp dünyaya açılırken, yüreğinde hep o çocuksu mahzunluğu, halkının yoksulluğundan ve yalnızlığından aldığı o asil kederi taşıdı. Onun mahzunluğu, köşesine çekilip ağlayan bir çaresizlik değil; tam aksine, haksızlığa karşı duran, dertliyi görünce onun yerine yanan dervişçe bir mahzunluktu.
O, Yunus Emre’nin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar” derken kastettiği o derin yalnızlığı ve garipliği kılavuz edinmişti. Tıpkı örnek aldığı Yunus gibi, sarayların, gücün ve muktedirlerin değil; hep ezilenin, toprağı yırtıp ekmek çıkaranın, hakkı yenenin yanında saf tuttu. Yunus’un sevgiyi ve insanı merkeze alan o duru felsefesi, Mahzuni’nin sazının telleri arasında modern zamanın başkaldırısına, dostluk çığlığına dönüştü.
Sazın Tellerinde Bir Hayat Mücadelesi
Mahzuni’nin hayatı, inandığı doğrulardan taviz vermemenin bedelleriyle doludur. Askeri okul koridorlarından halkın meydanlarına uzanan bu yolda, her dönemde "sakıncalı" bir figür olarak görüldü. Yazdığı, söylediği türküler yüzünden defalarca tutuklandı, zindanlara atıldı, sansürlendi.
"Yuh Yuh" dediği için, "Dom Dom Kurşunu" ile memleketin acı gerçeklerini haykırdığı için defalarca yargılandı. Fakat o, mahkemelerde bile sazını elinden düşürmedi, sözünü esirgemedi.
Onun yaşadığı en büyük trajedilerden biri, sevdiği memleketinden, insanından fiziken koparılmaya çalışılmasıydı. Ancak ne zindan duvarları ne de yasaklar onun sesinin Anadolu’nun en ücra köylerine, dağ başlarına ulaşmasına engel olabildi. O, her darbeden, her hapisliğin ardından daha da bilenmiş, daha da gür bir sesle geri döndü.
Türküye Verilen Değer: Hayatın Ta Kendisi
Mahzuni Şerif için türkü, sadece eğlenilecek ya da vakit geçirilecek bir musiki formu değildi. Onun dünyasında türkü, halkın yaşayan hafızası, adaletin sesi ve yaralı yüreklerin sığınağıydı. Şöyle derdi adeta duruşuyla: Türkü yalan söylemez. Çünkü türkü, doğrudan doğruya hayatın içinden, yaşanmış acılardan ve sevdalardan süzülüp gelirdi.
Onun her bir bestesi, arkasında devasa bir hikaye barındırır:
- "İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım": Sadece bir ayrılık türküsü değil, bir ömrün gurbete, kadere ve anlaşılamamaya karşı eyvallahsız vedasıdır.
- "Dom Dom Kurşunu": Siyasi ve toplumsal çalkantıların ortasında vurulan halkın, haksızlığa karşı çıkardığı gümbürtülü bir sestir.
- "Merdo": Yiğitliğe, dostluğa ve sadakate yakılmış epik bir ağıttır.
Gök kubbede Kalan Baki Bir Seda
2002 yılında aramızdan bedenen ayrılan Mahzuni Şerif, arkasında binlerce kırık saz, on binlerce dize ve asla eğilmemiş bir baş bıraktı. O, adındaki mahzuniyeti bir sancak gibi taşıyarak bu dünyadan geçti.
Bugün ne zaman bir haksızlık görsek, ne zaman içimiz gurbet acısıyla kavrulsa ya da ne zaman Yunusça bir sevginin arayışına düşsek, kulağımıza onun o davudi, tok ve samimi sesi çalınır. Mahzuni Şerif, bu toprakların dünüydü, bugünüdür ve sazı eline alan her gencin dilinde yarını olmaya devam edecektir.
"Ben hırkamı kendim giydim,
Gönül verdim, ikrar saydım.
Ben insanı kutsal bildim,
Bilmem söylesem mi söylemesem mi..."
17 Haziran 2026 Çarşamba
YANLIŞ İKLİMDE SOLMAK
Bazen değiştiğimizde bunun sebebini kendimiz sanırız. Oysa insan, içinde bulunduğu ortamdan düşündüğünden çok daha fazla etkilenir. En sağlam karakter bile sürekli olumsuzluğun içinde aşınır; en güçlü irade bile her gün aynı karanlığa maruz kaldığında yorulur.






