ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Dünyayı Peşinden Koşturan Renk: Türk Kırmızısı/Edirne Kırmızısı


Avrupalıların yüzyıllarca lanetli renk dediği, kimyagerlerinin çözemediği elde edemeyince de bunu Türkler kesin büyüyle yapıyordur dediği o müthiş renk…

Türk Kırmızısı: Namıdiğer Edirne Kırmızısı

Dünya tekstil terminolojisinde “Rouge d’Adrinople” olarak bilinen, parlaklığıyla göz kamaştıran ve kalıcılığıyla kralları kıskandıran efsanevi bir renktir. Bu renk, sadece bir boyama yöntemi değil; içinde casusluk, gizli formüller, kimya dehası ve imparatorlukların ekonomik savaşlarını barındıran devasa bir hikâyedir.

15. yüzyıldan itibaren Edirne’de mükemmelleştirilen bu teknik, sanayi devrimi öncesi Avrupa’nın peşinde koştuğu en büyük “teknolojik sır” olarak kabul edilmiştir.

Bu kapsamlı rehberde, Edirne Kırmızısı’nın neden bir “devlet sırrı” olarak saklandığını, o meşakkatli üretim sürecini ve bu rengin dünya tarihindeki jeopolitik önemini tüm detaylarıyla keşfedeceğiz

Edirne Kırmızısı Nedir? Bir Rengin Kimyasal Anatomisi

Rubia tinctorum bitkisiHenüz 15. yüzyılda, bu eşsiz ton literatüre ‘tuğla kırmızısının en parlak hali’ olarak geçmiştir. Şehirde yaşayan iki boya ustasının, bölgenin endemik kök boya bitkilerini kullanarak elde ettiği bu renk, sadece bir boya değil; Edirne’nin toprağını ve suyunu kumaşa mühürleyen bir sanat eseriydi.

Edirne Kırmızısı, kök boya (Rubia tinctorum) bitkisinin köklerinden elde edilen bir pigmenttir. Ancak onu sıradan kök boya kırmızılarından ayıran şey, kullanılan mordanlama tekniği ve yardımcı maddelerin benzersiz kombinasyonudur. Doğada kırmızı rengi bulmak kolaydır, ancak onu pamuklu kumaş üzerinde solmadan, akmadan ve her daim parlak kalacak şekilde sabitlemek 18. yüzyıla kadar imkânsız görülüyordu.

Rengin Ayırt Edici Özellikleri

Edirne Kırmızısı’nı diğerlerinden ayıran üç temel sütun vardır:

•Işık Haslığı: Güneş altında günlerce kalsa bile renginde en ufak bir açılma olmaz.

•Yıkama Direnci: O dönemdeki diğer boyalar sabunlu suyla temas ettiğinde solarak pembeye dönerken, Edirne Kırmızısı daha da parlar.

•Doku Yumuşaklığı: Kullanılan zeytinyağı banyoları sayesinde kumaş sertleşmez, aksine ipeksi bir doku kazanır.

Tarihsel Serüven: Edirne’den Dünya Saraylarına

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, suyunun karakterinden toprağının bereketine kadar özel bir şehirdir. Rengin doğuşu, Orta Asya’dan gelen boyama geleneklerinin Edirne’nin iklimi ve Meriç Nehri’nin suyuyla buluşmasına dayanır.
Bir Sanayi Casusluğu Hikâyesi

1700’lü yılların başında Avrupa, tekstilde büyük bir tıkanıklık yaşıyordu. Hindistan ve Osmanlı’dan gelen parlak kırmızı kumaşlarla rekabet edemiyorlardı. Fransız Kralı XV. Louis, bu rengin formülünü ele geçirmeyi “milli bir mesele” haline getirdi.

Fransız hükümeti, Edirne’ye ve İzmir’e ticaret kisvesi adı altında “endüstriyel casuslar” gönderdi. Ancak formül o kadar karmaşıktı ki, sadece bitkiyi çalmak yetmiyordu. İşlemler sırasında kullanılan suyun sıcaklığından, içine katılan koyun gübresinin miktarına kadar her şey birer değişkendi. En sonunda, 1740’larda bazı Ermeni ve Rum boya ustaları yüksek meblağlar karşılığında Fransa’ya (Rouen şehrine) kaçırıldı ve Edirne Kırmızısı Avrupa topraklarında ilk kez üretilmeye başlandı.

“Formülleri parça parça Avrupa’ya kaçırılan Edirne Kırmızısının adı Avrupa’da Edirne Kırmızısı olarak kaldı ama İngilizler formülünü çalarak elde ettikleri bu meşhur Türk Kırmızısına Manchester Kırmızısı dediler…”

Edirne Kırmızısının Meşakkatli ve Gizemli Üretim Süreci

Şimdi, “Neden bu kadar zor?” sorusunun cevabına gelelim. Bir top kumaşın gerçek bir Edirne Kırmızısı’na dönüşmesi yaklaşık bir ay sürer ve 38 ayrı aşamadan geçer. Bu süreç, sabrın ve kimya bilgisinin bir testidir.

1. Hazırlık ve Temizleme (Arıtma)

Kumaş önce nehir suyunda günlerce yıkanarak tüm yabancı maddelerden arındırılır. Bu aşamada suyun pH değeri hayati önem taşır. Meriç ve Tunca nehirlerinin suyu, bu iş için dünyadaki en ideal minerallere sahiptir.

2. Yağlama Banyoları (En Kritik Aşama)

Kumaşlar, düşük asitli zeytinyağı ve alkali çözeltilerle (genellikle kül suyu) hazırlanan banyolara daldırılır. Bu işlem, boyanın liflerin en derinlerine kadar işlemesini sağlayacak olan “yağlı bariyeri” oluşturur.

3. Hayvansal Maddelerin Kullanımı

Formülün en şaşırtıcı kısmı, koyun gübresi kullanımıdır. Gübredeki amonyak, protein bazlı bir mordan görevi görerek boyanın kumaşa adeta perçinlenmesini sağlar. Bu aşama, Avrupa’da ilk duyulduğunda tiksintiyle karşılansa da, sonucun mükemmelliği karşısında tüm dünya bu yöntemi kabul etmek zorunda kalmıştır.

4. Kök Boya İle Buluşma

Kök boya bitkisinin (Rubia tinctorum) kurutulup öğütülmüş kökleri, büyük kazanlarda suyla kaynatılır. Kumaşlar bu kazana atılır ve belirli bir sıcaklıkta saatlerce bekletilir. Rengin tam oturması için bu işlem defalarca tekrarlanabilir.

5. Parlatma ve Son Dokunuş

Boyanan kumaşlar, son aşamada kalay klorür veya özel bitkisel yağlarla parlatılır. Sonuç; güneşten daha parlak, ateşten daha sıcak bir kırmızıdır.

Ekonomik ve Jeopolitik Önem: Bir Rengin Gücü

18. yüzyılda Edirne Kırmızısı, sadece bir moda unsuru değil, ülkelerin ticaret dengelerini değiştiren bir güçtü. İngiltere, bu rengi taklit edebilmek için o dönemde milyonlarca pound harcamış; “Manchester Kırmızısı” adıyla benzer bir ton üretmeye çalışsa da hiçbir zaman orijinal Edirne kalitesine ulaşamamıştır.

Edirne Kırmızısı ve Osmanlı Ekonomisindeki Yeri

Edirne, bu boyama tekniği sayesinde bir tekstil üssüne dönüştü. Şehirde yüzlerce boyahane kuruldu ve binlerce işçi bu gizli formülü uygulayarak geçimini sağladı. Avrupa’dan gelen gümüş paralar, bu kırmızı kumaşları satın almak için Osmanlı pazarlarına aktı. Bu durum, Osmanlı’nın o dönemdeki en kârlı ihracat kalemlerinden biriydi.

Kültürel Miras: Semboller ve Anlamlar
Osmanlı kültüründe kırmızı, iktidarın, gücün ve aşkın sembolüdür. Padişahların kaftanlarından ordunun sancaklarına kadar Edirne Kırmızısı her yerdedir. Ancak halk arasında da bu rengin özel bir yeri vardır.

Çeyiz Sandıklarının Gizli Hazinesi: 
Trakya ve Anadolu’da genç kızların çeyiz sandıklarındaki en el üstünde tutulan, en pahalı parçalar bu renkle boyanmış dokumalardı. Edirne Kırmızısı ile bezenmiş bir ipek yazma, bir bohça veya düğünlerde giyilen bir kaftan; sadece ailenin maddi durumunu göstermezdi. Bu parlak kırmızı aynı zamanda yaşam enerjisini, bereketi, doğurganlığı temsil eder ve gelini “nazardan” koruduğuna inanılırdı. Bu kumaşlar eskimediği için nesilden nesile aktarılan, sandık kokulu yadigârlardı.

Nakkaşların ve Mimarların İlham Kaynağı: Edirne Kırmızısı tekstil dünyasında devrim yaratırken, dönemin görsel sanatçıları da bu büyünün dışında kalamadı. Saray nakkaşhanesindeki ustalar, minyatür sanatında çizecekleri görkemli padişah otağlarını veya tören kıyafetlerini renklendirirken, Edirne Kırmızısı’nın o “ateşli” tonunu kâğıda yansıtabilmek için inanılmaz çabalar sarf ettiler. Ezilmiş kökler, özel mineraller ve altın tozlarıyla o meşhur tonu yakalamaya çalıştılar.

 
Günümüzde Edirne Kırmızısı: Yeniden Doğuş

Sanayi devrimiyle birlikte sentetik boyaların (anilin boyalar) ortaya çıkması, Edirne Kırmızısı gibi doğal ve zahmetli yöntemlerin unutulmasına neden oldu. 20. yüzyılın ortalarında bu formül, neredeyse sadece tozlu arşivlerde kalan bir hatıraya dönüştü.

Son 10 yılda, Trakya Üniversitesi bünyesinde yürütülen “Edirne Kırmızısının Stratejik Yeniden Canlandırılması” projesiyle, bu renk küllerinden doğdu. Bilim insanları, tarihi kaynakları tarayarak 38 adımlık formülü modernize ettiler. Bugün Edirne’de kök boya tarlaları yeniden kuruluyor ve bu renk, sürdürülebilir moda akımının bir parçası olarak podyumlara geri dönüyor.

Edirne Kırmızısı, insanoğlunun doğayla girdiği o muazzam iş birliğinin en estetik sonucudur. Bir bitki kökünden, bir casusluk hikâyesine; bir şehrin suyundan, dünya saraylarının zarafetine uzanan bu yolculuk, bizim kültürel mirasımızın ne kadar derin olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bugün bu rengi sadece bir ton olarak değil, bir “deha eseri” olarak görmeli ve yaşatmalıyız

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Geleceğim

Yıllar yirmi olsa da, otuz olsa da
Yollar kar, çamur olsa da, buz olsa da
Bedenim yorgun, aç ve susuz olsa da
Bir gün yalın ayak, terli gömlekle
- Gelirim, beni bekle

Belki yakında olur, belki de uzak
Sırtımda hatıralar, saçlarımda ak
Gün, tarih bilemiyorum amma, muhakkak
Bitmeyen bir azim, sabır ve emekle
- Gelirim, beni bekle

Unutmam mümkün değil, unutur sanma
'Gelmez' diyen olursa sakın inanma
Umutlarını kaybetme ha zamanla
Geç kaldı diyerek gam çekme
- Gelirim, beni bekle

Sıcak bir yaz akşamında olabilir
Sarı bir güz akşamında olabilir
Kışın beyaz akşamında olabilir
Ellerinde bir top mavi çiçekle
- Gelirim, beni bekle

Cümle köprüleri sel alsa da tek, tek
Söz vermişim bir kere engel ne demek
Başı karlı, kara dağlardan geçerek
Azığım bir tas su, bir dürüm ekmekle
- Gelirim, beni bekle

Vermese de kaybolan gençliğimiz
Ayıran bir gün kavuşturacak bizi
Ve içimde sevgilerin en temizi
Seninle dolu, arı, duru bir yürekle
- Gelirim, beni bekle

Abdurrahim Karakoç

10 Temmuz 2026 Cuma

Çocuksun Sen


ÇOCUKSUN SEN / I

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

___________________
ÇOCUKSUN SEN / II

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Çocuksun sen, çocuğumsun

Ahmet Telli 

 

Rahmetle Anıyoruz

10 Temmuz 2026

Gidersen Yıkılır Bu Kent


Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Birde seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde

Ahmet Telli

10 Temmuz 2026
Rahmetle Anıyoruz

9 Temmuz 2026 Perşembe

Bozkırın Mağrur Savaşçıları: Kuman-Kıpçaklar


🏹 Köle Pazarından Tahta Giden Yol: Kıpçaklar

Kuman-Kıpçaklar, 11–13. yüzyıllar arasında Avrasya bozkırlarının en etkili Türk topluluklarından biriydi. Tarihî kaynaklar ve modern akademik araştırmalar, Kuman ve Kıpçak boylarının zamanla ortak bir konfederasyon altında birleşerek Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada önemli bir siyasi ve askerî güç oluşturduğunu göstermektedir. Moğol istilalarına kadar bozkırın hâkim unsurlarından olan bu süvari savaşçıları, yalnızca savaş meydanlarında değil; dil, kültür ve devlet gelenekleriyle de birçok toplum üzerinde kalıcı izler bırakmıştır.

Bugün Macaristan’dan Kafkasya’ya, Doğu Avrupa’dan Anadolu’ya kadar uzanan bölgelerde Kuman-Kıpçak mirasının izlerine rastlamak mümkündür. Bozkırın rüzgârında şekillenen bu tarih, Türk dünyasının en dikkat çekici sayfalarından biridir. 

İşte bu kadim Türk topluluğunun tarihe vurduğu damga:

⚔️ Savaş Meydanlarındaki Etkileri

• Hafif Süvari Taktiği: Okçu atlı birlikleriyle düşmanı yıpratma ve ani baskınlarda uzmanlaştılar. Dönemin ağır zırhlı ordularına karşı hızlarıyla üstünlük kurdular.
• Paralı Askerlikten Sultanlığa: Bizans, Macaristan ve Gürcistan gibi devletlerin ordularında en seçkin birlikleri oluşturdular. Mısır’da ise köle olarak gidip Memlük Devleti’ni kurarak tarihin akışını değiştirdiler.
• Moğol Direnişi: Cengiz Han ordularına karşı en sert direnç gösteren ve Moğol ordusunun ilerleyişini yer yer yavaşlatan temel güçlerden biri oldular.

🌏 Orta Asya ve Ötesine Etkileri

• Demografik Dönüşüm: Bugün Kazak, Kırgız, Tatar ve Başkurt gibi birçok Türk boyunun genetik ve kültürel temelini Kuman-Kıpçaklar oluşturur.
• Altın Orda’nın Ruhu: Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan Altın Orda Devleti’nin asıl nüfus gücü ve dil yapısı Kıpçaklara dayanıyordu.

🎨 Kültürel Miras

• Codex Cumanicus: Kuman dilini, ilahilerini ve bilmecelerini içeren bu eser, Türk dil tarihinin en önemli hazinelerinden biridir.
• Balballar ve Heykeller: Bozkıra bıraktıkları taş heykeller (Kuman babaları), onların sanat anlayışını ve atalarına verdikleri değeri bugün bile bizlere anlatıyor.
• Kıyafet ve Estetik: Dönemin kroniklerinde sarı saçları, mavi gözleri ve karakteristik giyim tarzlarıyla “bozkırın en yakışıklı savaşçıları” olarak anılmışlardır.

_____________________________________________________

Belki de atalarımız bugün dönüp bize tek bir şey söylerdi:
"Devleti ayakta tutan yalnızca sınırlar değildir... Karakterini kaybeden millet, yönünü de kaybeder."

_____________________________________________________

Adı Olmayan Savaşçı: Son Kıpçak

Rüzgar, Deşt-i Kıpçak bozkırlarında geceyle birlikte uğuldadığında, atların nefesi buza dönüşür, ateşin kıvılcımları göğe yükselirdi. O ateşin başında, yüzü gizlenmiş bir savaşçı otururdu. Onu tanıtan ne adıydı ne de soyunun damgası…
Onu tanıtan maskesiydi.

Bu maske sıradan bir yüz örtüsü değildi. Kurt kemiğinden oyulmuş çerçevesi, düşmandan alınmış demirle perçinlenmişti. Alnındaki çizgiler, bir insanın değil; bir bozkurt ruhunun bakışını taşırdı. Maskeyi takan artık birey olmazdı. Kuman olurdu, Kıpçak olurdu, bozkırın kendisi olurdu.

Rivayet edilir ki bu maske ilk kez, yurdu ateşe verilen bir obanın son gecesinde ortaya çıktı. Obanın en sessiz delikanlısı, o gece konuşmadı. Atını eyerledi, maskeyi yüzüne geçirdi ve tek başına karanlığa sürdü.  Sabah olduğunda düşman kampı yoktu. Çadırlar yıkılmış, sancaklar kesilmişti. Kimse saldıranı görmemişti. Sadece izler vardı: tek bir at, tek bir yön, tek bir irade. 

O günden sonra maske, el değiştirerek değil; kader seçerek taşındı. Maskeyi takan savaşçı, kendi adını unuturdu. Çünkü Kuman-Kıpçak inancına göre, ad bilinirken korku doğar; ad silinince korku yayılırdı. Savaşta bu maske takıldığında yüz görünmezdi ama bakış hissedilirdi. Düşman, karşısındaki askerin sayısını bilmezdi; çünkü maskeyi gören her asker, onun arkasında binlerce atlı olduğunu sanırdı. Bu yüzden Kuman-Kıpçak süvarileri bazen hiç kılıç sallamadan zafer kazanırdı. Korku, en keskin silahtı. Barış zamanında maske sandıktan çıkarılmazdı. Çünkü o maske sadece savaş için değil, yemin için vardı. Boy beyleri, en ağır antları bu maskenin önünde ederdi.

Bir gün, büyük bir savaşın arifesinde maske kayboldu. Obada sessizlik çöktü. Kimse ağlamadı, kimse bağırmadı. Çünkü Kıpçaklar bilirdi:
Maske kaybolmazdı…
Yeni sahibini arardı.
Ve o gün, en genç atlı sabah çadırından çıkmadı. 
Akşamüstü bozkırda tek bir at görüldü. 
Yüzü yine maskeliydi.
Adı yoktu.
Ama ardında, bozkırın bütün geçmişi vardı.
Derler ki hâlâ rüzgâr doğru estiğinde, Deşt-i Kıpçak’ta bir maske gölgesi dolaşır. Yüzü görünmez…
Ama bozkır, onu tanır.

_____________________________________________________
"İl gider, töre kalır."
-Divan-I Lûgat'it Türk

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Cenk Eren - Sivas Ellerinde Sazım Çalınır


Türkünün Hikâyesi

Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır adında bir genç varmış. O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş. Zamanla yoldan çıkmışlar. Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya karar vermiş, çıkmış yola. Ha şurası, ha burası derken Banaz'a kadar gelmiş. Pir Sultan'ın yanına azap durmuş. Sonra da müridi olmuş. Aradan seneler geçmiş, bir gün Hızır:

"Pirim, demiş; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çeşitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben de bir makama geçeyim."

Pir Sultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş. "Ulan Hızır ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta paşa, vezir de olursun ama sonunda gelip beni astırırsın."

Yine de duasını eksik etmemiş. Hızır İstanbul'a gidip saraya girmiş. Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas valiliğine atanmış. Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna getirtmiş. Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet etmişler. Yemekte mükellef bir sofra donanmış. Pir Sultan yiyeceklere şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş. Paşa şaşırmış.

"Birşey mi oldu pirim?" Pir Sultan, "Hızır, demiş; Bu yemeklerde zina kokuyor. İçinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile yaptırmışsın." Hızır Paşa "Yok pirim" dediyse de dinletememiş. Ama bir hayli de içerlemiş. Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunları ben değil, köpeklerim bile yemez. İstersen çağırayım da gör" demiş. Hemen ünlemiş, köpekler anında gelmişler. Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye helal yemek konmuş. Önce haram yemekler getirilmiş. Köpekler şöyle bir koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helal yemeklerle dolu tepsi gelmiş. Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya yemeye başlamışlar. Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip pirini Toprakkale'ye hapsettirmiş.

Eh... Ne de olsa piri. Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş. Zindandan çıkartıp demiş ki:

"Bana içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni affedeceğim. Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse" deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş ve,
"Açılın Kapılar Şah'a Gidelim",
"Kul Olayım Kalem Tutan Ellere" ve
"Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla" adlı değişleri okumuş.
(Tüm değişlerde Şah'ın adı defalarca geçiyor)
Pirini affetmeye hazırlanırken, onun hemen her fırsatta Şah'ı anması Hızır Paşa'yı çileden çıkarmış. Ne söylediğini, ne yaptığını bilemez hale gelmiş. Yanındakilere emretmiş:

"Asın bunu."


Türkünün Sözleri

Kul olayım kalem tutan ellere,
Kâtip arzuhalim yaz yare böyle.
Sekerler ezeyim şirin dillere,
Kâtip arzuhalim yaz yare böyle.

Güzelim ey güzelim ey güzelim ey.

Sivas ellerinde sazım çalınır,
Çamlı beller bölük bölük bölünür.
Yardan ayrılmışam bağrım delinir,
Kâtip arzuhalim yaz yare böyle.

Güzelim ey güzelim ey güzelim ey.

Pir sultan abdal’ım eyhızır paşa,
Gör ki neler gelir sağ olan başa.
Beni hasret koydun kavim kardaşa,
Kâtip arzuhalim yaz yare böyle.

Güzelim ey güzelim ey güzelim ey.

5 Temmuz 2026 Pazar

Sen ve Ben


Gün değil, hafta değil, ay değil
Beş sene, on sene sonra gelsen de
Bu canım durdukça tende
İyi bil
Beklediğim sensin.

Bazen bir demet gül alırım elime
Bazen ıhlamur çiçeği
Her şeyin doğrusu ve gerçeği
Kokladığım sensin.

Cebimde mektubun olmayabilir
Ne çıkar fotoğrafın yoksa masamda
Öğrenmek istersen eğer
Gel, sevda iklimime gir
Açılmamış gönül kasamda.
Sakladığım sensin.

Yağan yağmur duyar mı bilmem
Topraktaki mutluluğu?
Ve güneş vurunca topraktan yükselen buğu
Doldursun diye
Yerle gök arasındaki boşluğu
En masum sevgiye
Eklediğim sensin.

Uykudayken, uyanıkken
Uzakta ve yakında
Sen olmasan da farkında
Gidip gidip arada bir
Yokladığım sensin.

Abdurrahim Karakoç

23 Haziran 2026 Salı

Adıyla Müsemma Bir Ömür: Aşık Mahzuni Şerif

Anadolu’nun bağrı yanık toprakları, asırlar boyu derdini sözle, acısını sazla avutan bilgeler yetiştirmiştir. İşte o bilgeler zincirinin 20. yüzyıldaki en güçlü, en feryat dolu halkalarından biriydi Aşık Mahzuni Şerif. Onun hikayesi, sadece bir ozanın yaşam öyküsü değil; bir dönemin, bir halkın ve adalete susamış bir coğrafyanın da yalın bir özetiydi.

Adıyla Müsemma Bir Ömür: Mahzuniyet

Mahzuni Şerif, asıl adıyla Şerif Cırık, daha çocuk yaşta sırtına hırka, eline saz diye sarılırken belki de ömrünün alacağı rengi biliyordu. Mahlasındaki o "mahzun" kelimesi, hiçbir zaman öylesine seçilmiş bir süs olmadı. O, doğduğu Kahramanmaraş’ın Afşin/Berçenek köyünden fırlayıp dünyaya açılırken, yüreğinde hep o çocuksu mahzunluğu, halkının yoksulluğundan ve yalnızlığından aldığı o asil kederi taşıdı. Onun mahzunluğu, köşesine çekilip ağlayan bir çaresizlik değil; tam aksine, haksızlığa karşı duran, dertliyi görünce onun yerine yanan dervişçe bir mahzunluktu.

O, Yunus Emre’nin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar” derken kastettiği o derin yalnızlığı ve garipliği kılavuz edinmişti. Tıpkı örnek aldığı Yunus gibi, sarayların, gücün ve muktedirlerin değil; hep ezilenin, toprağı yırtıp ekmek çıkaranın, hakkı yenenin yanında saf tuttu. Yunus’un sevgiyi ve insanı merkeze alan o duru felsefesi, Mahzuni’nin sazının telleri arasında modern zamanın başkaldırısına, dostluk çığlığına dönüştü.

Sazın Tellerinde Bir Hayat Mücadelesi

Mahzuni’nin hayatı, inandığı doğrulardan taviz vermemenin bedelleriyle doludur. Askeri okul koridorlarından halkın meydanlarına uzanan bu yolda, her dönemde "sakıncalı" bir figür olarak görüldü. Yazdığı, söylediği türküler yüzünden defalarca tutuklandı, zindanlara atıldı, sansürlendi.

"Yuh Yuh" dediği için, "Dom Dom Kurşunu" ile memleketin acı gerçeklerini haykırdığı için defalarca yargılandı. Fakat o, mahkemelerde bile sazını elinden düşürmedi, sözünü esirgemedi.

Onun yaşadığı en büyük trajedilerden biri, sevdiği memleketinden, insanından fiziken koparılmaya çalışılmasıydı. Ancak ne zindan duvarları ne de yasaklar onun sesinin Anadolu’nun en ücra köylerine, dağ başlarına ulaşmasına engel olabildi. O, her darbeden, her hapisliğin ardından daha da bilenmiş, daha da gür bir sesle geri döndü.

Türküye Verilen Değer: Hayatın Ta Kendisi

Mahzuni Şerif için türkü, sadece eğlenilecek ya da vakit geçirilecek bir musiki formu değildi. Onun dünyasında türkü, halkın yaşayan hafızası, adaletin sesi ve yaralı yüreklerin sığınağıydı. Şöyle derdi adeta duruşuyla: Türkü yalan söylemez. Çünkü türkü, doğrudan doğruya hayatın içinden, yaşanmış acılardan ve sevdalardan süzülüp gelirdi.

Onun her bir bestesi, arkasında devasa bir hikaye barındırır:

  • "İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım": Sadece bir ayrılık türküsü değil, bir ömrün gurbete, kadere ve anlaşılamamaya karşı eyvallahsız vedasıdır.
  • "Dom Dom Kurşunu": Siyasi ve toplumsal çalkantıların ortasında vurulan halkın, haksızlığa karşı çıkardığı gümbürtülü bir sestir.
  • "Merdo": Yiğitliğe, dostluğa ve sadakate yakılmış epik bir ağıttır.

Gök kubbede Kalan Baki Bir Seda

2002 yılında aramızdan bedenen ayrılan Mahzuni Şerif, arkasında binlerce kırık saz, on binlerce dize ve asla eğilmemiş bir baş bıraktı. O, adındaki mahzuniyeti bir sancak gibi taşıyarak bu dünyadan geçti.

Bugün ne zaman bir haksızlık görsek, ne zaman içimiz gurbet acısıyla kavrulsa ya da ne zaman Yunusça bir sevginin arayışına düşsek, kulağımıza onun o davudi, tok ve samimi sesi çalınır. Mahzuni Şerif, bu toprakların dünüydü, bugünüdür ve sazı eline alan her gencin dilinde yarını olmaya devam edecektir.

"Ben hırkamı kendim giydim,

Gönül verdim, ikrar saydım.

Ben insanı kutsal bildim,

Bilmem söylesem mi söylemesem mi..."

17 Haziran 2026 Çarşamba

YANLIŞ İKLİMDE SOLMAK

 


Bazen değiştiğimizde bunun sebebini kendimiz sanırız. Oysa insan, içinde bulunduğu ortamdan düşündüğünden çok daha fazla etkilenir. En sağlam karakter bile sürekli olumsuzluğun içinde aşınır; en güçlü irade bile her gün aynı karanlığa maruz kaldığında yorulur.


Bir çürük meyve, yanındakileri de etkiler. Bir kötü söz, onlarca güzel cümlenin bırakamadığı izi bırakabilir. Sürekli değersiz hissettirilen biri, zamanla kendi değerinden şüphe etmeye başlar. Sürekli küçümsenen biri, hayallerini küçültür. Sürekli yalnız bırakılan biri ise kalabalıkların içinde bile kendini eksik hisseder.

İnsan sandığı kadar bağımsız değildir. Konuştuğu insanlar, duyduğu cümleler, maruz kaldığı davranışlar ve içinde yaşadığı ilişkiler zamanla onun düşüncelerine dönüşür. Bir süre sonra çevresindeki seslerle kendi iç sesini ayırt edemez hale gelir.

Bu yüzden bazı yorgunlukların sebebi hayat değildir; yanlış insanlardır. Bazı mutsuzlukların sebebi başarısızlık değildir; yanlış ortamlardır. Ve bazen çözüm kendini değiştirmek değil, içinde bulunduğun çevreyi değiştirmektir.

Çünkü çiçek açamayan her tohum kusurlu değildir. Bazen sorun tohumda değil, toprağın kendisindedir. İnsan da böyledir. Doğru yerde değer görür, doğru insanların yanında büyür, doğru sözlerle güçlenir.
 
Kendini suçlamadan önce etrafına bak. Seni besleyenler mi var, tüketenler mi? Sana inananlar mı var, seni yalanlayanlar mı? Çünkü zamanla herkes biraz bulunduğu yere benzer.

Ve bazı insanlar kötü oldukları için değil, uzun süre yanlış yerde kaldıkları için solup giderler.
Çevre önemlidir; çünkü bazen kader dediğimiz şey, sadece uzun süre içinde kaldığımız ortamın sonucudur.

...

Kederlenme gönül bu imiş yazı,
Felekten payını aldı say beni.
Kaderin kimseye yok imtiyazı,
Ahu zar etsem de güldü say beni.
Bilmem ki ecele varmıdır lüzum,
Bir günde bin defa öldü say beni..

6 Haziran 2026 Cumartesi

KİM NE SANIR


Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,
Abdal, ata binince; BEY oldum sanır,
Kupa, sarhoş elinde MEY oldum sanır,
Cebir, zorba emrinde; REY oldum sanır.

İp, elde gerilince; YAY oldum sanır,
Sıpa, kısrak yanında; TAY oldum sanır,
Gasp, haydut üleşince; PAY oldum sanır,
Yolak, içinde su akınca; ÇAY oldum sanır.

Topuk, Kırata kalkınca; BAŞ oldum sanır,
Eğri, ahunun betinde; KAŞ oldum sanır,
Gazel, dalda kalınca; YAŞ oldum sanır,
Kum, harca girince; TAŞ oldum sanır.

Kütük, çaya düşünce; SAL oldum sanır,
Kök, yerden çıkınca; DAL oldum sanır,
Hal, çingene dilinde; FAL oldum sanır,
Yal, kaba konunca; BAL oldum sanır.

Tümsek, ovada yığılsa, DAĞ oldum sanır,
Gün, miskine sorunca; ÇAĞ oldum sanır,
Şalgam, aşa girince; YAĞ oldum sanır,
Vaha, çölün içinde; BAĞ oldum sanır.

Yablak, yüzüne gülünce; YAR oldum sanır,
Kırağı, şafağa erince; KAR oldum sanır,
Tef, çingene kolunda; TAR oldum sanır,
Kemik, itin ağzında; ZAR oldum sanır.

Yonga, yosun içinde; KAV oldum sanır,
Kumsal, dalga altında; TAV oldum sanır,
Kıvılcım, yanan tende; LAV oldum sanır,
Ses, çalgı telinde; SAV oldum sanır.

Tavuk, komşu gözünde; KAZ oldum sanır,
Kıymık, suyun içinde; SAZ oldum sanır,
Çile, derviş gönlünde; HAZ oldum sanır,
İnat, keçi huyunda; NAZ oldum sanır.

Mıcır, kopsa kayadan; TÖZ oldum sanır,
Değnek, körün elinde; GÖZ oldum sanır,
Yalan, çıkınca dilden; SÖZ oldum sanır,
Kül, sönen ocakta; KÖZ oldum sanır.

Kuytu, muhtaç anında; HAN oldum sanır,
Leş, sırtlan karnında; CAN oldum sanır,
Arka, köçek belinde; YAN oldum sanır
Ayıp, rezil dilinde ŞAN oldum sanır.

Diken, bülbül konunca; GÜL oldum sanır,
Gayret, namert işinde; ZÜL oldum sanır,
Kömür, ateş görünce; KÜL oldum sanır,
Aba, Yörük perinde; TÜL oldum sanır.

Parmak, tetik çekince; KOL oldum sanır,
Sağ, ayna önünde; SOL oldum sanır,
Dar, cılız belinde; BOL oldum sanır,
Kıl, sırat üstünde; YOL oldum sanır.

Kertek, çerçeve üstünde HAT oldum sanır,
Yama, fakir yeninde; KAT oldum sanır,
Yavan, tatsız ağzında; TAT oldum sanır.
Kişi eline davul alınca; KAM oldum sanır..

Şah, benim elimde; MAT oldum sanır...

Abdurrahim Karakoç

26 Mayıs 2026 Salı

GÜN GELİR


Gün gelir…
Hırsızlar zengin…
Metresler eş…
Serseriler adam olur…
Odundan kapı, taştan saray olur…

Gün gelir…
Kezbanlar destan…
Onları destan yapanlar mestan olur…

Gün gelir…
Çivisi çıkar dünyanın…

Konuşamayanlar hatip…
Şifa veremeyenler tabip… 
Yazamayanlar kâtip olur…

Ama yine öyle bir gün gelir ki…
İşler ters döner. 
Aldatan, bir gün sadakat için…
Çalan, bir gün adalet için…
Döven, bir gün şefkat için yalvarır…

‘Piyon’ deyip geçme, gün gelir şâh olur….
Şâha da fazla güvenme…
Gün gelir mat olur.

İnsan yaratıcısına bile nankör iken sana vefalı mı olur?

Oluruna bırak her şeyi bak neler neler olur…

Bahar biter kış olur.
Gün biter gece olur.
Söz biter sükût olur.

Zenginlerde metelik,
Güzellerde cemâl,
Güçlülerde kuvvet kalmaz olur…

Hayaller kaybolur…
Ümitler yok olur…

Hayat bazen boş olur, saçma olur, çekilmez olur, yalan olur…

Gün gelir, ki sen bakmazken her şey hallolur…

Ve öyle bir gün gelir ki:

Hayat biter son olur…
Gün artık gelmez olur…

Ömer Hayyam

5 Mayıs 2026 Salı

Neden Bu Kadar Yorgunuz?

Hayatınızda sizi en çok yoran insanlara dikkatle baktığınızda, çoğu zaman tek bir ortak payda görürsünüz. Bu insanlar, garip bir şekilde çevreleri tarafından sürekli masumlaştırılır. Kırdıkları kalpler, döktükleri incitici sözler ve sorumsuz tavırları hep bir bahanenin ardına gizlenir. Yaptıkları ne kadar yıpratıcı olursa olsun, mutlaka bir açıklama bulunur:
“Onu idare etmek lazım.”
“Sen alttan al, o biraz öyledir.”

Zamanla bu durum sadece bir alışkanlık olmaktan çıkar; o kişi tarafından öğrenilen ve silah gibi kullanılan bir davranış biçimine dönüşür. Artık sorumluluk almak yerine karakterini bir kalkan gibi kullanmaya başlar:
“Ben zaten sinirli biriyim.”
“Ben böyleyim.”
“Konuşurken ne dediğimi bilemem.”

Oysa burada gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var: Birini sürekli idare etmek, onun kırıcı tavırlarını kabul edilebilir hâle getirmez. Evet, bir insanın zor olması anlaşılabilir. Ama herkesin onun zorluğunu taşımak zorunda bırakılması sağlıklı değildir.
Çünkü olgunluk, “Beni idare edin, ben böyleyim” demek değildir.
Olgunluk, başkalarına verdiğin etkiyi fark etmek ve bunun sorumluluğunu almaktır.
Ve çoğu zaman insanı en çok yoran şey, karşısındaki kişinin zor biri olması değil; o zorluğun herkes tarafından normalleştirilmesidir. Herkes o kişiyi idare ediyor diye, sen yaşadığını yok saymak zorunda değilsin. Kendine duyduğun saygıyı ve iyiye olan inancını korumak için, yapılanı ciddiye almak ve gerektiğinde gerçek bir tepki verebilmen gerekir.

Ama mesele sadece bununla sınırlı değil.
İnsan davranışlarının en anlaşılmaz taraflarından biri de şu: Bir insan nasıl olur da birinin arkasından sayfalarca konuşup, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi onunla samimi olabilir?

Bu, basit bir çelişki değil; daha derin bir sorunun işaretidir. Öyle insanlar şunu söyler aslında: 
"Benim duygularım yok, pozisyonum var. Benim vicdanım yok, menfaat terazim var."
Yani kimin yanında duracağına kalbinle değil, koşullara göre karar veriyorsun. Rüzgâr hangi yönden eserse, sen de o yöne dönüyorsun.

Dün “Aman o da şöyle biri” dediğin insanla bugün sarmaş dolaş olabiliyorsan, dün söylediğin sözlerin hiçbir ağırlığı yok, demektir. Ama aynı şekilde, bugün kurduğun yakınlığın da bir değeri yoktur.

Çünkü gerçek yakınlık;
iki kahkaha, üç fotoğraf, birkaç hikâye paylaşımıyla kurulmaz.

Yakınlığın bir bedeli vardır: tutarlılık.
Ama sen ne yapıyorsun?
Tutarlılığa yatırım yapmak yerine günü kurtarıyorsun. İnsanları konuşmak, arkalarından hikâyeler yazmak senin için kolay. Ama ertesi gün aynı insanın yanına geçip hiçbir şey olmamış gibi davranmak da bir o kadar kolay.

Çünkü sen insanlara insan olarak değil, kullanılacak bir bağlam olarak bakıyorsun.
Ortamın değişince fikrin değişiyor.
Menfaatin bitince dilin gevşiyor.
Güç kimdeyse, dostluğun oraya akıyor.
Ve sonra bunun adına “normal” diyorsun.

Değil.

Bu normal değil. Bu, güveni sistematik olarak yok eden bir alışkanlık. Bir insan, birinin arkasından konuşup sonra onunla yakın olabiliyorsa, onun yanında kimse güvende değildir. Çünkü yarın sıranın kime geleceği belli değildir.

Kimin kalbini kıracağı, kimin canını yakacağı belli olmayan, sorumluluk almayan ve tutarlılığı yük sayanların yarattığı bu gürültüde, kendi sessizliğimizi korumak en büyük erdemdir. Bu tip insanlar için söylenecek çok söz olsa da, onlar bazı kelimeleri ziyan etmeye değmeyecek kadar "değersizdirler". Bu yüzden bazen en doğru çözüm sınırları net mesafedir.

1 Mayıs 2026 Cuma

Eksile Eksile

Kusurluyum,
eksile eksile bitemeyişimden.

Yorgun lafızların yarımlığında,
kelimeye sığamayışımdan…

Hatayım,
hem de en büyüğünden.

Yalnız yürümeyi seçip,
yanlışa yürümeyi kendime yediremediğimden,

Sırtımı dönüp de, 
yüreğimi dönemeyişimden…

M.Deren 
01.05.2026 - Ankara 

27 Nisan 2026 Pazartesi

İYİLİĞİN YORULDUĞU YER

İnsan olmak gerçekten zor. Çünkü çoğu insan birbirini anlamayı, anlamak için çabalamayı istemiyor. Alışveriş yapmayı, sıraya girmeyi, çöpünü atmayı bilmiyorlar. En basit kurallara uymayı bile başaramıyorlar. Ama bilmedikleri ve anlamadıkları her şey için birilerine kızıyor, birilerini suçluyorlar. Doğru söyleyip, net olanı sertlikle; güler yüzle konuşanı "mavi boncuk dağıtmak"la yaftalıyorlar. 

Kötüyü iyileştiremediği için, iyilerin "iyi" kalmak adına yorulduğu bir savaş var. İçimizde, adaletsizliğe ve haksızlığa daha fazla tahammül edemeyen, edemediği içinde öfkelenen ya da susmaktan vazgeçen bir taraf var. Yalanın, ikiyüzlülüğün ve riyakarlığın içinde hala dünyayı anlamaya çalışıyorlar. Ve tam anladığını sanarken, o yolu dönenlerin karaktersizliğine şaşırıyorlar🤨 

İnsanlar sürekli kavga etmek isteyen bir tavırla bekliyor. Çünkü güzel bir sözün, sakin bir cümlenin gücüne inanmayan bir kalabalık var. Anlaşmak yerine çatışmayı, empati yerine öfkeyi büyütüyorlar. Kaostan beslenmeyi, kin ve nefretten güç bulmayı seviyorlar. Dertlerini; birbirini döverek, birbirinin kalbini kırarak ve söverek çözeceklerini sanıyorlar. Oysa mesele bambaşka: Sahip olamadıkları hayatlara, eksik kalan yanlarına ve olgunlaşmamış karakterlerine kızgınlarını birbirlerinden çıkarıyorlar. İşte bu yüzden en çok da kendi hayatlarını hırpalıyorlar.

Soruyorum!
Yüreğinizde hiç mi iyiye dair bir şey yok?
Hiç mi sevmediniz ya da hiç mi sevilmediniz?
Alnınız hiç secdeye gitmedi mi ya da kalbiniz hiç gerçekten merhametle titremedi mi?

M.Deren

18 Mart 2026 Çarşamba

Ben Aykırıyım Bayım


Bir çiçeği koparmadan koklamayı bilmiyorsunuz bayım.
Bir kadınla sevişmeden sevmeyi,
Dövüşmeden barışmayı.
Siz insan olmayı hiç denemediniz bayım...
Ne güneşin küfür yemediği kaldı sizden ne yağmurun.
Çamurun içinden çıktık diyorsunuz ya hani,
Siz o çamuru bile kirlettiniz bayım.
Yaşıyorsunuz ama yaşattığınız kaç umut kaldı elinizde?
Dilinizde hep aynı pelesenk olmuş kelimeler.
Kaç kitap okudunuz bayım?
Kaç güzel cümle çıkar ağzınızdan?
Kaç defa anlamaya çalıştınız kendinizi?
Yüzünüzü mosmor eden koca bir yalnızlığınız var,
Ama göremiyorsunuz.
Burnunuzun ucundayken doğru olan,
Siz kolayına kaçıyorsunuz.
Yanılıyorsunuz bayım çok yanılıyorsunuz.
Yok saydığınız her şey sizi çoktan unuttu.
Kim bilir kaç saksıyı kırdınız?
Kaç çiçeği kuruttunuz?
Siz papatyaların sadece yapraklarını koparmayı sevdiniz bayım.
Dinlemeden konuşmayı,
Anlamadan anlatmayı,
Sevmeden sevilmeyi istediniz hep,
Bilmiyorsunuz bayım.
Ben acıdan şiirler yazıyorum,
Kandan duvarlar örüyorum beynime,
Sırf duymamak için o kibrinizi,
Kalbimde çocuklar büyütüyorum,
Evimde çiçekler.
Ben sizin sevmediğimiz her şeyi seviyorum bayım.
Sokakta tekmelediginiz köpekleri.
Nankör ilan edip küfrettiğiniz kedileri,
Ayaklarınızla ezdiğiniz karıncaları,
Yağmuru,
Güneşi,
Kadınları,
Eşcinselleri,
Fahişeleri,
Sizin o hor gördüğünüz herkesi, her şeyi seviyorum.
Ben aykırıyım bayım!
Ama her şeyden önce insanım,
Ve vicdanımı henüz bir darağacıma asamayanlardanım.
Yaşım yirmi dört ama yaşlanıyorum.
Sizin kör baktığınız hayatın çıplak halini yaşıyorum.
Ben aykırıyım bayım!
Her gün önüme süslenerek çıkan sistemin düşmanıyım.
Bir çocuk ölünce anne oluyorum,
Bir anne ölünce yetim.
Siz daha çok büyümek isterken,
Ben iyice küçülüyorum.
Yaşımdaki rakamlar değişiyor,
Bir de saç rengim.
Şimdi gidip kendime yeni bir uçurtma alacağım.
Siz büyük olmanın keyfini çıkarın bayım..
Ben hep çocuk kalacağım...

Rolan Aybey

27 Ocak 2026 Salı

SÜKÛTA VAR(A)MAYAN

 
Sözlerimde biriken o yaşı;
Ömrümden sessizce eksilen koca bir çağ gibi...
Zamana yorgun düşen harflerimle,
Döküyorum artık heybemdeki ağrıyı.

Payıma düşen ne varsa;
Kaderin eğreti kenarına iliştirdim.
Ben, bir çınar gölgesine sığmayan sitemime,
Kıyılarıma vuran yetim umudumu ekledim. 

Sükûta varamayan yorgun yolcu misali,
Gölgeme dahi söz geçiremez oldum.
Sırrına eremeyen bir dua gibi,
Kendi boşluğumda yankılandıkça duruldum.

Çerağ söndü, boynu büküldü kelâmın;
Şimdi ne menzil yakın, ne de çekilen o vuslat...
Ruhumdaki bu sessiz başkaldırıya,
Bir nida ya da dilsiz bir veda yeter.

M.Deren 
27.01.2026 - Kayseri