ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

16 Aralık 2020 Çarşamba

Sonra Sen Geldin...


Sonra sen geldin.
Mevsimlerin dörtten fazla olduğunu öğrendim.
Günleri saymayı öğrendim, ellerini tutmak için.
Şarkılara takılı kalmayı, insanlara dikkat etmeyip,
İlk önce seni, sonra seni, en son olarak da yine seni düşünmeyi öğrendim.
Bakışlarının fotoğrafını çekmeyi, sonra o fotoğrafı içime asmayı öğrendim.
Sonra sen geldin.
Gelmenin bir insan için ne demek olduğunu da öğrendim.
Sonra seni düşünerek yazdığım yazılarımda, benimle konuştuğunu duydum.
Bir şehrin bir insan tarafından ne kadar güzelleşebileceğini senin yanında öğrendim.
Şu an yanımda değilsin ama, seni beklemenin heyecan verici olduğunu hissettim.
Ondan sonra dünyanın yarısının, yanaklarına sığdığını gördüm sen gülünce.
Masada unuttuğun bir hırkayı ne kadar önemsediğimi hatırlar oldum, sana sarıldım diye.
Onun üstünde kokun olduğunu hatırlayınca, senin için dünyanın en hızlı adımlarını attığımı da öğrendim. 
Seni ne kadar sevdiğimi.
Sonra sen geldin işte.
Geçmişte yaşadığım her şeyi unutmak istediğimi fark ettim.
Sırf kalbim gibi aklımda sadece sen ol diye.
Ellerimin ilk defa terleyişini öğrendim, ellerini sımsıkı tuttuğumda yanında.
Bir insanı özlemenin ne demek olduğunu seninle öğrendim.
Sonra sen geldin işte.
Yaşanılası en güzel duyguların seninle var olduğunu öğrendim...
İyi ki geldin, iyi ki benimlesin...

14 Aralık 2020 Pazartesi

Cennetim Olur Musun?

Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin?
Bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin?
Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun?
Karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun; bulutlar göğü
kapladığında pusulam?
Mihengim, turnusol kağıdım olur musun?
Yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim?
Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem
duvarım olur musun? özgürlüğüm ve mapusanem?
Üşürsem evim olur musun? yorganım, ana kucağım?
çölümde vaha olur musun? vahamda hurma ağacım?
Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi
beni bağrına basar mısın?
şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana?
Gitmek istersem kanatlarım olur musun?
Kalmak istersem ayağımda prangam?
Hurilerim olur musun? kudret helvam ve bıldırcınım?
Soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok.
Ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?
Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam,
bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?
Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah´a emanet edip gidersem,
sen de beni kınamaksızın O´na güvenir ve say eder misin?
Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neş´emi kaybettiğim zamanlarda coşkum,
kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun?
 
Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim,
huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim, nîmetim,
cennetim olur musun?

Hüseyin Parlakdemir

12 Aralık 2020 Cumartesi

Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları

 ...Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.  İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.  Hüznün bütün koşulları hazır.  Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,  yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?
 
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,  umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilk yazı olmamış, yazı yaşanmamış,  böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
 
Yağmur yağıyor Ömür Hanım...  Gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına... Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.  Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim... Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır... Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.  Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim.  Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. 
 
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?
 
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.  Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.  Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.  Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, var olmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya… Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine,  yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.  Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni,  kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım?
 
Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür Hanım,  şiiridir,  beni konuşmaya zorlama ne olur.  Sözün sularını tükettim ben,  kaynağını kuruttum.  Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük... Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım... Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor.  Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir,  hem hangi gözle?  Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki... Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?  Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda?  Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür Hanım yasaklamalı... Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
 
Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.  Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...  Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.  Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.  Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,  iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.  Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur,  insanın küçücük ömrünün karşısında.  İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur;  istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
 
En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;  ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.  Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,  bu ezbere yaşamla.  Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su... Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... Dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık... Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür;  bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur,  yeni bir şeyler söyle.
 
Yıldım ömrümün kalıplarından.  Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.  Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca,  iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.  Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,  kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla.  Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.  Delilik mi dedin? Kim bilir... Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.  Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki?

Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim.  İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,  ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni can kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum.  Bir atkestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında,  örtüyor ömrümün ilk yazını.  İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.  Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,  yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım…

Şükrü Erbaş
Ankara, 1983

11 Aralık 2020 Cuma

YAŞAMAK ÜZERİNE

İnsan kıymet görmediği yerden de gönülden de göçer bir gün. Ne kadar iyi olursan ol. Zarafetin, kıyafetin veya entelektüel birikimin bir işe yaramadığı zamanlar olur. Bazı kadınlar şansız doğar, bazıları hayatındaki tek şans için çırpınıp koşar. En güçlü olanımız bile şansa ya da kadere teslim olmayıp yalnızı oynar. Ama şöyle bir gerçekte var. Her kadın hayatının bir yerinde at hırsızı görünümlü, gününü ve hayatını yüz kelimeyle idame ettiren tiplere bağlanıp acı çeker. Boşuna insan insanla sınanır dememişler. 
...
İster erkek olun ister kadın. Neyi neden istediğinizi asla unutmayın. Ömrünüzü sizi sindirmeye çalışanlara ya da benliğinizi tüketmenize sebep olanlara harcamayın. Güzel olana yer açın. Güzel olanı sinenize sarın. Hayat kendinize ikinci bir şansı verecek kadar uzun değil. Bulunca bırakmayın. İnsan her gün birini sevecek ve yeniden güvenecek kadar güçlü de değil. Sevdiğinizi ve sevildiğinizi hissederek yaşayın. Gönülde yer tutanı hep hatırlayın ve asla bırakmayın... 🙏🥰🦋

M.Deren

10 Aralık 2020 Perşembe

BEN UMUTLUYKEN ÇOCUKTUM…


Ben çocukken dünya ne güzeldi. Her şey masallardaki gibi büyülü, tüm olmazlar sihirli deneğin dokunuşuyla düzelecek gibiydi. O zamanlar korkmazdım hiçbir şeyden. Yorulmazdım. Tek derdim sokaklarda oynayamadığım oyundu. İncitmezdi oyunbozanlık. Kırılmazdım. İncindiğim zaman sayışmaya kadar sürerdi susmalarım. Vakit akşamüstünü vurunca ayrılıklarım arkadaşlarıma olurdu. Yarının planı ayaküstü konuşulur türlü türlü oyun kurulurdu. Ertesi güne kavuşmanın yeri ve zamanı herkese durulurdu. Yani ben küçükken ayrılıklar bile kısa olurdu. Küsmeler iki oyun, gitmeler eve olurdu. Kızmazdım o zamanlar geceye. Gece olunca günün bütün umutsuzluğunu unutturan derin bir uykuya sarılırdım çünkü. Güzel olan her şeye kaldığım yerden devam edeceğimi bilerek umutla uydurdum. O zamanlar mutsuzluğu ertelediğim sabahlarım olurdu. Ben çocukken mutsuzluğu ertelemek mümkündü. Bazen göğe yükseldiğim salıncakta, bazen paylaştığım çikolata da. Kimi zaman akşamın saklambacında ve ne kadar da vursalar yakmayan topunda. Özgürce hayaller kurduğum oyunlarım vardı benim. Başkahramanı ben. Kendi hikâyesinin en eşsiz olduğuna inanan mutlu ve umutlu bir çocuktu. Ben çocukken yaralarım daha az acır daha çabuk iyileşirdi. Gözlerimdeki yaşı silmek için iki elim yeterdi. Dizlerimdeki yaraların izi düştüğüm anları düşündükçe gülümsetirdi. Öyle ya en çocuk yanımla karşılardım acıları ve sevinçleri. Alışmakta unutmak kadar kolay olurdu bu yüzden.

Zaman büyümeyi öğretti ama bunu öğretirken bedelinin ne olduğunu hiç söylemedi. Büyüdüm işte. Bir yanımı çocukluğumda bırakarak. Ne zaman o özlediğim yanımı alıp, benzer yarımı bulmaya kalkıştım o zaman yüreğimdeki bahara kışı yaşattım. Uyuyunca geçemeyen yorgunluklarım, bitmeyen korkularım oldu. Ayrılıklarım iki ömür, kavuşmalarım gitmelerle son buldu. Geceler unutmak için değil hatırlamak için vardı sanki. Ben büyünce geceler en çaresiz vakitlerde durdu. Uyumak acıyı ve umutsuzluğu ertelemekten başka bir şey değildi. Bu yüzden en büyük düşmanımdı uykular benim. Öyle yorgun öyle halsiz ki ruhum. Ben, beni yarına uyandıracak umudun huzuruna uykusuzdum. Hayat; herkesten saklandığın, sana biçilen doğru rolü oynamak için yalnız başına kaldığın, yediğin her vuruşta daha da yandığın, pes edip bırakamadığım, kaçıp kurtulamadığın yalancı bir oyun. Adil olmayan, savaşmakla kazanılmayan, kalbine zarar, umuduna ziyan. Ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden. Ne acılar ne ağrılar biriktirdim şu çocuk yüreğimde. Bir sözüne bir gülüşüne aldanıp bağışladığım o insanların oyununda, hep yenileni oynadım. Saymadım kaç kez düştüm kaç kez yara aldım. Kuralına göre oynadığım için miydi bunca kaybım? Yoksa yalancı yüzlerin, yabancı sokaklarında evimin sıcaklığını aradığım için miydi bu yalnızlığım? Ben büyüyünce zaman hızlı geçti ve hep en olmaz anlarda yoruldu. Her güzel şey gün gün eksilip yokluğumda durdu. Sonra bir an geldi büyümek şart oldu. Çocukluğuma rağmen. Hayata rağmen. İçimdeki umudu, yüreğimdeki yarımı, zamanın ve insanın eskitemediği ne varsa sakladım onu. Yolum ve sonum inancımla yön buldu. Ben çocukken umut etmek güzel olurdu. Umut ki; bitmemiş oyunum, gecemdeki uykum, sabahtaki huzurumdu. Önce günler azaldı ömrümden, sonra çocukluğum eksildi yüreğimden. Bir bir silindi anlılar gözlerimden. Kaybettiğim oyuncaklarımı, geride bıraktığım arkadaşlarımı ve bitmek bilmeyen hayallerimi unuttum. Yetmedi düşlerim güzel günlere dönmeye yeniden. Kalan ne varsa sıraladım önüme. Eksiğiyle fazlasıyla aldım ellerime. Sıkıca tuttum, sarıldım ona öylece uyudum. Bana çocukluğumdan kalan tek hatıradır, umudum...

M.Deren 
10.12.2020 – K.Maraş

2 Aralık 2020 Çarşamba

Beni Güzel Hatırla


Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmur sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Beklide bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim

Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın

Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda

Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Anlından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum

Beni güzel hatırla
Gidiyorum…

Orhan Veli Kanık


1 Aralık 2020 Salı

Ferhat Göçer - Yastayım


Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim, bu acıyı saklıyor

Seni son gördüğüm yerde yıllar sonra
O gün geldi yine aklıma
Bu kez bir elimde kızım içimde fırtına
Göçüp gittiğin o yolda

Sen varmışsın gibi her gece ışığı kapatmadım
Gel gör ki, ben hala yokluğuna alışamadım
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Çok zor, o kadar yıl sonra itiraf etmek
Bu aşkı, bertaraf etmek
Bu kez sana söyleyecek ne çok şey vardı
İsterdim bak unutmadım demek

Bugün doğum günün yanında değilim
Bu yüzden, hiç iyi değilim
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Sen öldün, ben bu sevdayı kalbime gömdüm
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor