ℳ.𝒟ℯ૨ℯ𝒩✒️

💜Her gecemi duasız bırakmadığım gibi, Hiçbir duamı sensiz bırakmıyorum bil ki. Yürek emanetim. Âmin’im... Duam bulsun seni, yüreğim bulduğu gibi...🤲

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Dünyayı Peşinden Koşturan Renk: Türk Kırmızısı/Edirne Kırmızısı


Avrupalıların yüzyıllarca lanetli renk dediği, kimyagerlerinin çözemediği elde edemeyince de bunu Türkler kesin büyüyle yapıyordur dediği o müthiş renk…

Türk Kırmızısı: Namıdiğer Edirne Kırmızısı

Dünya tekstil terminolojisinde “Rouge d’Adrinople” olarak bilinen, parlaklığıyla göz kamaştıran ve kalıcılığıyla kralları kıskandıran efsanevi bir renktir. Bu renk, sadece bir boyama yöntemi değil; içinde casusluk, gizli formüller, kimya dehası ve imparatorlukların ekonomik savaşlarını barındıran devasa bir hikâyedir.

15. yüzyıldan itibaren Edirne’de mükemmelleştirilen bu teknik, sanayi devrimi öncesi Avrupa’nın peşinde koştuğu en büyük “teknolojik sır” olarak kabul edilmiştir.

Bu kapsamlı rehberde, Edirne Kırmızısı’nın neden bir “devlet sırrı” olarak saklandığını, o meşakkatli üretim sürecini ve bu rengin dünya tarihindeki jeopolitik önemini tüm detaylarıyla keşfedeceğiz

Edirne Kırmızısı Nedir? Bir Rengin Kimyasal Anatomisi

Rubia tinctorum bitkisiHenüz 15. yüzyılda, bu eşsiz ton literatüre ‘tuğla kırmızısının en parlak hali’ olarak geçmiştir. Şehirde yaşayan iki boya ustasının, bölgenin endemik kök boya bitkilerini kullanarak elde ettiği bu renk, sadece bir boya değil; Edirne’nin toprağını ve suyunu kumaşa mühürleyen bir sanat eseriydi.

Edirne Kırmızısı, kök boya (Rubia tinctorum) bitkisinin köklerinden elde edilen bir pigmenttir. Ancak onu sıradan kök boya kırmızılarından ayıran şey, kullanılan mordanlama tekniği ve yardımcı maddelerin benzersiz kombinasyonudur. Doğada kırmızı rengi bulmak kolaydır, ancak onu pamuklu kumaş üzerinde solmadan, akmadan ve her daim parlak kalacak şekilde sabitlemek 18. yüzyıla kadar imkânsız görülüyordu.

Rengin Ayırt Edici Özellikleri

Edirne Kırmızısı’nı diğerlerinden ayıran üç temel sütun vardır:

•Işık Haslığı: Güneş altında günlerce kalsa bile renginde en ufak bir açılma olmaz.

•Yıkama Direnci: O dönemdeki diğer boyalar sabunlu suyla temas ettiğinde solarak pembeye dönerken, Edirne Kırmızısı daha da parlar.

•Doku Yumuşaklığı: Kullanılan zeytinyağı banyoları sayesinde kumaş sertleşmez, aksine ipeksi bir doku kazanır.

Tarihsel Serüven: Edirne’den Dünya Saraylarına

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, suyunun karakterinden toprağının bereketine kadar özel bir şehirdir. Rengin doğuşu, Orta Asya’dan gelen boyama geleneklerinin Edirne’nin iklimi ve Meriç Nehri’nin suyuyla buluşmasına dayanır.
Bir Sanayi Casusluğu Hikâyesi

1700’lü yılların başında Avrupa, tekstilde büyük bir tıkanıklık yaşıyordu. Hindistan ve Osmanlı’dan gelen parlak kırmızı kumaşlarla rekabet edemiyorlardı. Fransız Kralı XV. Louis, bu rengin formülünü ele geçirmeyi “milli bir mesele” haline getirdi.

Fransız hükümeti, Edirne’ye ve İzmir’e ticaret kisvesi adı altında “endüstriyel casuslar” gönderdi. Ancak formül o kadar karmaşıktı ki, sadece bitkiyi çalmak yetmiyordu. İşlemler sırasında kullanılan suyun sıcaklığından, içine katılan koyun gübresinin miktarına kadar her şey birer değişkendi. En sonunda, 1740’larda bazı Ermeni ve Rum boya ustaları yüksek meblağlar karşılığında Fransa’ya (Rouen şehrine) kaçırıldı ve Edirne Kırmızısı Avrupa topraklarında ilk kez üretilmeye başlandı.

“Formülleri parça parça Avrupa’ya kaçırılan Edirne Kırmızısının adı Avrupa’da Edirne Kırmızısı olarak kaldı ama İngilizler formülünü çalarak elde ettikleri bu meşhur Türk Kırmızısına Manchester Kırmızısı dediler…”

Edirne Kırmızısının Meşakkatli ve Gizemli Üretim Süreci

Şimdi, “Neden bu kadar zor?” sorusunun cevabına gelelim. Bir top kumaşın gerçek bir Edirne Kırmızısı’na dönüşmesi yaklaşık bir ay sürer ve 38 ayrı aşamadan geçer. Bu süreç, sabrın ve kimya bilgisinin bir testidir.

1. Hazırlık ve Temizleme (Arıtma)

Kumaş önce nehir suyunda günlerce yıkanarak tüm yabancı maddelerden arındırılır. Bu aşamada suyun pH değeri hayati önem taşır. Meriç ve Tunca nehirlerinin suyu, bu iş için dünyadaki en ideal minerallere sahiptir.

2. Yağlama Banyoları (En Kritik Aşama)

Kumaşlar, düşük asitli zeytinyağı ve alkali çözeltilerle (genellikle kül suyu) hazırlanan banyolara daldırılır. Bu işlem, boyanın liflerin en derinlerine kadar işlemesini sağlayacak olan “yağlı bariyeri” oluşturur.

3. Hayvansal Maddelerin Kullanımı

Formülün en şaşırtıcı kısmı, koyun gübresi kullanımıdır. Gübredeki amonyak, protein bazlı bir mordan görevi görerek boyanın kumaşa adeta perçinlenmesini sağlar. Bu aşama, Avrupa’da ilk duyulduğunda tiksintiyle karşılansa da, sonucun mükemmelliği karşısında tüm dünya bu yöntemi kabul etmek zorunda kalmıştır.

4. Kök Boya İle Buluşma

Kök boya bitkisinin (Rubia tinctorum) kurutulup öğütülmüş kökleri, büyük kazanlarda suyla kaynatılır. Kumaşlar bu kazana atılır ve belirli bir sıcaklıkta saatlerce bekletilir. Rengin tam oturması için bu işlem defalarca tekrarlanabilir.

5. Parlatma ve Son Dokunuş

Boyanan kumaşlar, son aşamada kalay klorür veya özel bitkisel yağlarla parlatılır. Sonuç; güneşten daha parlak, ateşten daha sıcak bir kırmızıdır.

Ekonomik ve Jeopolitik Önem: Bir Rengin Gücü

18. yüzyılda Edirne Kırmızısı, sadece bir moda unsuru değil, ülkelerin ticaret dengelerini değiştiren bir güçtü. İngiltere, bu rengi taklit edebilmek için o dönemde milyonlarca pound harcamış; “Manchester Kırmızısı” adıyla benzer bir ton üretmeye çalışsa da hiçbir zaman orijinal Edirne kalitesine ulaşamamıştır.

Edirne Kırmızısı ve Osmanlı Ekonomisindeki Yeri

Edirne, bu boyama tekniği sayesinde bir tekstil üssüne dönüştü. Şehirde yüzlerce boyahane kuruldu ve binlerce işçi bu gizli formülü uygulayarak geçimini sağladı. Avrupa’dan gelen gümüş paralar, bu kırmızı kumaşları satın almak için Osmanlı pazarlarına aktı. Bu durum, Osmanlı’nın o dönemdeki en kârlı ihracat kalemlerinden biriydi.

Kültürel Miras: Semboller ve Anlamlar
Osmanlı kültüründe kırmızı, iktidarın, gücün ve aşkın sembolüdür. Padişahların kaftanlarından ordunun sancaklarına kadar Edirne Kırmızısı her yerdedir. Ancak halk arasında da bu rengin özel bir yeri vardır.

Çeyiz Sandıklarının Gizli Hazinesi: 
Trakya ve Anadolu’da genç kızların çeyiz sandıklarındaki en el üstünde tutulan, en pahalı parçalar bu renkle boyanmış dokumalardı. Edirne Kırmızısı ile bezenmiş bir ipek yazma, bir bohça veya düğünlerde giyilen bir kaftan; sadece ailenin maddi durumunu göstermezdi. Bu parlak kırmızı aynı zamanda yaşam enerjisini, bereketi, doğurganlığı temsil eder ve gelini “nazardan” koruduğuna inanılırdı. Bu kumaşlar eskimediği için nesilden nesile aktarılan, sandık kokulu yadigârlardı.

Nakkaşların ve Mimarların İlham Kaynağı: Edirne Kırmızısı tekstil dünyasında devrim yaratırken, dönemin görsel sanatçıları da bu büyünün dışında kalamadı. Saray nakkaşhanesindeki ustalar, minyatür sanatında çizecekleri görkemli padişah otağlarını veya tören kıyafetlerini renklendirirken, Edirne Kırmızısı’nın o “ateşli” tonunu kâğıda yansıtabilmek için inanılmaz çabalar sarf ettiler. Ezilmiş kökler, özel mineraller ve altın tozlarıyla o meşhur tonu yakalamaya çalıştılar.

 
Günümüzde Edirne Kırmızısı: Yeniden Doğuş

Sanayi devrimiyle birlikte sentetik boyaların (anilin boyalar) ortaya çıkması, Edirne Kırmızısı gibi doğal ve zahmetli yöntemlerin unutulmasına neden oldu. 20. yüzyılın ortalarında bu formül, neredeyse sadece tozlu arşivlerde kalan bir hatıraya dönüştü.

Son 10 yılda, Trakya Üniversitesi bünyesinde yürütülen “Edirne Kırmızısının Stratejik Yeniden Canlandırılması” projesiyle, bu renk küllerinden doğdu. Bilim insanları, tarihi kaynakları tarayarak 38 adımlık formülü modernize ettiler. Bugün Edirne’de kök boya tarlaları yeniden kuruluyor ve bu renk, sürdürülebilir moda akımının bir parçası olarak podyumlara geri dönüyor.

Edirne Kırmızısı, insanoğlunun doğayla girdiği o muazzam iş birliğinin en estetik sonucudur. Bir bitki kökünden, bir casusluk hikâyesine; bir şehrin suyundan, dünya saraylarının zarafetine uzanan bu yolculuk, bizim kültürel mirasımızın ne kadar derin olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bugün bu rengi sadece bir ton olarak değil, bir “deha eseri” olarak görmeli ve yaşatmalıyız

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Geleceğim

Yıllar yirmi olsa da, otuz olsa da
Yollar kar, çamur olsa da, buz olsa da
Bedenim yorgun, aç ve susuz olsa da
Bir gün yalın ayak, terli gömlekle
- Gelirim, beni bekle

Belki yakında olur, belki de uzak
Sırtımda hatıralar, saçlarımda ak
Gün, tarih bilemiyorum amma, muhakkak
Bitmeyen bir azim, sabır ve emekle
- Gelirim, beni bekle

Unutmam mümkün değil, unutur sanma
'Gelmez' diyen olursa sakın inanma
Umutlarını kaybetme ha zamanla
Geç kaldı diyerek gam çekme
- Gelirim, beni bekle

Sıcak bir yaz akşamında olabilir
Sarı bir güz akşamında olabilir
Kışın beyaz akşamında olabilir
Ellerinde bir top mavi çiçekle
- Gelirim, beni bekle

Cümle köprüleri sel alsa da tek, tek
Söz vermişim bir kere engel ne demek
Başı karlı, kara dağlardan geçerek
Azığım bir tas su, bir dürüm ekmekle
- Gelirim, beni bekle

Vermese de kaybolan gençliğimiz
Ayıran bir gün kavuşturacak bizi
Ve içimde sevgilerin en temizi
Seninle dolu, arı, duru bir yürekle
- Gelirim, beni bekle

Abdurrahim Karakoç

10 Temmuz 2026 Cuma

Çocuksun Sen


ÇOCUKSUN SEN / I

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

___________________
ÇOCUKSUN SEN / II

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Çocuksun sen, çocuğumsun

Ahmet Telli 

 

Rahmetle Anıyoruz

10 Temmuz 2026

Gidersen Yıkılır Bu Kent


Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Birde seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde

Ahmet Telli

10 Temmuz 2026
Rahmetle Anıyoruz

9 Temmuz 2026 Perşembe

Bozkırın Mağrur Savaşçıları: Kuman-Kıpçaklar


🏹 Köle Pazarından Tahta Giden Yol: Kıpçaklar

Kuman-Kıpçaklar, 11–13. yüzyıllar arasında Avrasya bozkırlarının en etkili Türk topluluklarından biriydi. Tarihî kaynaklar ve modern akademik araştırmalar, Kuman ve Kıpçak boylarının zamanla ortak bir konfederasyon altında birleşerek Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada önemli bir siyasi ve askerî güç oluşturduğunu göstermektedir. Moğol istilalarına kadar bozkırın hâkim unsurlarından olan bu süvari savaşçıları, yalnızca savaş meydanlarında değil; dil, kültür ve devlet gelenekleriyle de birçok toplum üzerinde kalıcı izler bırakmıştır.

Bugün Macaristan’dan Kafkasya’ya, Doğu Avrupa’dan Anadolu’ya kadar uzanan bölgelerde Kuman-Kıpçak mirasının izlerine rastlamak mümkündür. Bozkırın rüzgârında şekillenen bu tarih, Türk dünyasının en dikkat çekici sayfalarından biridir. 

İşte bu kadim Türk topluluğunun tarihe vurduğu damga:

⚔️ Savaş Meydanlarındaki Etkileri

• Hafif Süvari Taktiği: Okçu atlı birlikleriyle düşmanı yıpratma ve ani baskınlarda uzmanlaştılar. Dönemin ağır zırhlı ordularına karşı hızlarıyla üstünlük kurdular.
• Paralı Askerlikten Sultanlığa: Bizans, Macaristan ve Gürcistan gibi devletlerin ordularında en seçkin birlikleri oluşturdular. Mısır’da ise köle olarak gidip Memlük Devleti’ni kurarak tarihin akışını değiştirdiler.
• Moğol Direnişi: Cengiz Han ordularına karşı en sert direnç gösteren ve Moğol ordusunun ilerleyişini yer yer yavaşlatan temel güçlerden biri oldular.

🌏 Orta Asya ve Ötesine Etkileri

• Demografik Dönüşüm: Bugün Kazak, Kırgız, Tatar ve Başkurt gibi birçok Türk boyunun genetik ve kültürel temelini Kuman-Kıpçaklar oluşturur.
• Altın Orda’nın Ruhu: Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan Altın Orda Devleti’nin asıl nüfus gücü ve dil yapısı Kıpçaklara dayanıyordu.

🎨 Kültürel Miras

• Codex Cumanicus: Kuman dilini, ilahilerini ve bilmecelerini içeren bu eser, Türk dil tarihinin en önemli hazinelerinden biridir.
• Balballar ve Heykeller: Bozkıra bıraktıkları taş heykeller (Kuman babaları), onların sanat anlayışını ve atalarına verdikleri değeri bugün bile bizlere anlatıyor.
• Kıyafet ve Estetik: Dönemin kroniklerinde sarı saçları, mavi gözleri ve karakteristik giyim tarzlarıyla “bozkırın en yakışıklı savaşçıları” olarak anılmışlardır.

_____________________________________________________

Belki de atalarımız bugün dönüp bize tek bir şey söylerdi:
"Devleti ayakta tutan yalnızca sınırlar değildir... Karakterini kaybeden millet, yönünü de kaybeder."

_____________________________________________________

Adı Olmayan Savaşçı: Son Kıpçak

Rüzgar, Deşt-i Kıpçak bozkırlarında geceyle birlikte uğuldadığında, atların nefesi buza dönüşür, ateşin kıvılcımları göğe yükselirdi. O ateşin başında, yüzü gizlenmiş bir savaşçı otururdu. Onu tanıtan ne adıydı ne de soyunun damgası…
Onu tanıtan maskesiydi.

Bu maske sıradan bir yüz örtüsü değildi. Kurt kemiğinden oyulmuş çerçevesi, düşmandan alınmış demirle perçinlenmişti. Alnındaki çizgiler, bir insanın değil; bir bozkurt ruhunun bakışını taşırdı. Maskeyi takan artık birey olmazdı. Kuman olurdu, Kıpçak olurdu, bozkırın kendisi olurdu.

Rivayet edilir ki bu maske ilk kez, yurdu ateşe verilen bir obanın son gecesinde ortaya çıktı. Obanın en sessiz delikanlısı, o gece konuşmadı. Atını eyerledi, maskeyi yüzüne geçirdi ve tek başına karanlığa sürdü.  Sabah olduğunda düşman kampı yoktu. Çadırlar yıkılmış, sancaklar kesilmişti. Kimse saldıranı görmemişti. Sadece izler vardı: tek bir at, tek bir yön, tek bir irade. 

O günden sonra maske, el değiştirerek değil; kader seçerek taşındı. Maskeyi takan savaşçı, kendi adını unuturdu. Çünkü Kuman-Kıpçak inancına göre, ad bilinirken korku doğar; ad silinince korku yayılırdı. Savaşta bu maske takıldığında yüz görünmezdi ama bakış hissedilirdi. Düşman, karşısındaki askerin sayısını bilmezdi; çünkü maskeyi gören her asker, onun arkasında binlerce atlı olduğunu sanırdı. Bu yüzden Kuman-Kıpçak süvarileri bazen hiç kılıç sallamadan zafer kazanırdı. Korku, en keskin silahtı. Barış zamanında maske sandıktan çıkarılmazdı. Çünkü o maske sadece savaş için değil, yemin için vardı. Boy beyleri, en ağır antları bu maskenin önünde ederdi.

Bir gün, büyük bir savaşın arifesinde maske kayboldu. Obada sessizlik çöktü. Kimse ağlamadı, kimse bağırmadı. Çünkü Kıpçaklar bilirdi:
Maske kaybolmazdı…
Yeni sahibini arardı.
Ve o gün, en genç atlı sabah çadırından çıkmadı. 
Akşamüstü bozkırda tek bir at görüldü. 
Yüzü yine maskeliydi.
Adı yoktu.
Ama ardında, bozkırın bütün geçmişi vardı.
Derler ki hâlâ rüzgâr doğru estiğinde, Deşt-i Kıpçak’ta bir maske gölgesi dolaşır. Yüzü görünmez…
Ama bozkır, onu tanır.

_____________________________________________________
"İl gider, töre kalır."
-Divan-I Lûgat'it Türk